32 yıllık tutsaklığın ardından: Gökyüzünü ilk kez tel örgüsüz gördüm

  • 09:03 21 Haziran 2026
  • Güncel
Elfazi Toral - Rojin Abay 
 
İSTANBUL - 32 yıllık tutsaklığın ardından özgürlüğüne kavuşan Süreyya Bulut, parmaklıklar ardındaki direnişi kısıtlılıklara karşı sarsılmaz bir barış umudunu ve iradesini büyüttüklerini vurguladı. Süreyya Bulut, tüm tutsaklar özgürleşene ve kalıcı bir barış inşa edilene dek sorumluluk almaya devam edeceklerini vurguladı. 
 
Türkiye cezaevlerinde geçen uzun yıllar, birçok kadın için yalnızca bir tutsaklık hikayesi değil; aynı zamanda üretimin, dayanışmanın ve direnişin hikayesi oldu. Kadınlar, en zor koşullarda dahi yaşamı yeniden kurmanın yollarını ararken, umutlarını da ilmek ilmek büyüttü. Bu kadınlardan biri olan Süreyya Bulut, 32 yıllık tutsaklığın ardından geçtiğimiz günlerde Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi'nden tahliye edildi. Kasım 1975'te Îdir'in Karakoyunlu ilçesine bağlı Mürşitali köyünde doğan Süreyya Bulut, 19 yaşındayken Ekim 1994'te yaşanan bir çatışmada yaralı olarak gözaltına alındı ve ardından 32 yıl boyunca cezaevinde kaldı.
 
Dile kolay, tam 32 yıl... Ömrünün büyük bir bölümünü cezaevinden geçiren siyasi tutsak Süreyya Bulut, özgürlüğe adım attığı ilk anları, cezaevlerinin zamana yayılmış işkence sistemini ve içeride büyütülen kadın direnişini JİNNEWS’e anlattı.
 
Sınırsız gökyüzü
 
Yıllar sonra özgürlüğüne kavuşan ve dışarı çıkmanın yaşattığı duyguyu anlatan Süreyya Bulut, cezaevi önünde onu karşılayan kalabalık kitlenin coşkusuna vurgu yaptı. Süreyya Bulut, “Karşılamanın verdiği duygu beni etkiledi. Hem duygulandım hem de mutlu oldum. O an şunu düşündüm; demek ki halk kendi değerlerine sahip çıkıyor. Cezaevi önündeki tablo umut vericiydi. Birçok duyguyu bir arada yaşadım. Biz özgürlüğümüze kavuştuk ancak onlarca arkadaşımız hâlâ cezaevinde, bunun burukluğunu yaşadım. Cezaevindeyken de en çok memleket hasreti çekiyordum. Köyümü, doğayı hayal ederdim hep. Çocukluğumun geçtiği köyü sık sık hatırlardım. Tabii 32 yıl cezaevinde kaldım. Dile kolay gelen bu zaman, dört duvar arasında her şeyin, en temel insani ihtiyaçların bile sınırlandığı koca bir ömür demek. Cezaevinde her imkân kısıtlıdır; her şey bir kurala, bir duvara, bir tel örgüye çarpar. Orada gökyüzü bile size ancak bir havalandırma boşluğu kadar, dilimlenmiş olarak verilir. 32 yılın ardından o kapıdan dışarıya, özgürlüğe ilk adımımı attığımda ise... İlk kez başımı yukarı kaldırdım. Ufku kesmeyen, sınırları olmayan, tel örgüsüz masmavi bir gökyüzü duruyordu karşımda. O an anladım; ben sadece cezaevinden çıkmamıştım, dünyaya, hayata ve ait olduğum sonsuzluğa geri dönmüştüm. Cezaevinde adımlarınız sayılır; beş adım ileri, beş adım geri. Yürüyüşlerinizin sınırları bellidir, hep bir duvara çarparsınız. Tam 32 yıl boyunca adımlarım o daracık havalandırma avlusuna hapsedildi. Ama dışarıya çıktığımda, önümde uzanan o uçsuz bucaksız yolları gördüm. Yıllarca dar alanda kalmak fiziksel olarak da zorluyor. Dışarı çıktığımda yürümekte zorluk yaşıyordum. Bir diğer konu ise teknoloji. Teknoloji çok gelişmiş, her şey çok farklı geliyor. Dışarıda elini uzattığın her şeye ulaşabiliyorsun. Bu benim çok dikkatimi çekti” şeklinde konuştu.
 
‘Umudu yeniden ilmek ilmek dokuyorlar’
 
“Cezaevi insanı çürütmek, umudunu kurutmak üzerine kuruludur” diyen Süreyya Bulut, tam o “karanlık” noktada kadınların mücadelesinin devreye girdiğini belirtti. Kadınların, o yokluğun ve kısıtlılığın ortasında bile adeta küllerinden yepyeni bir dünya kurduğunu dile getiren Süreyya Bulut, cezaevindeki kadın mücadelesine ve dayanışmasına değindi. Süreyya Bulut, “Kadınlar hiçbir imkânın olmadığı yerde yaratıyorlar, üretiyorlar, umudu yeniden ilmek ilmek dokuyorlar. Duvarları yıkan, o parmaklıkları anlamsız kılan şey kadınların bu bitmek bilmeyen üretme ve hayatı yeniden var etme gücüdür. Cezaevi de mücadele alanlarından biridir. Cezaevinin kendi içinde bir hukuku olması gerekirken, biz hiçbir haktan yararlandırılmayan, görünmez kılınmak istenen insanlardık. Dışarıdaki dünya hak ihlallerinin ulaştığı boyutun farkında değil belki ama içeride durum tam bir cehennem. Hak ihlalleri o kadar pervasızca arttı ki artık her an, her dakika yeni bir baskıyla uyanıyorduk. Dilekçelerimiz yırtılıyor, tedavilerimiz engelleniyor, en insani taleplerimiz bile birer cezalandırma aracına dönüştürülüyordu. Sağlıktan iletişime, her alanda her türlü hak ihlali sıradanlaştırıldı. Cezaevleri, hukukun tamamen askıya alındığı, bir hak gaspı merkezine dönüştüğü yerler hâline geldi” dedi.  
 
‘İkinci bir cezalandırma yöntemi’
 
Cezaevlerinde zamana yaydırılmış bir işkence sistemi olduğuna vurgu yapan Süreyya Bulut, “Özellikle son dönemde devreye sokulan tahliye engellemeleri ve keyfi infaz yakmalar, duvarların ardında adeta ikinci bir cezalandırma yöntemine dönüştü. İdare ve Gözlem Kurulları gibi yapılar, tamamen soyut, pişmanlık dayatması gibi hukuka aykırı gerekçelerle siyasi tutsakların infazlarını yakıyor, özgürlüklerini çalıyor. İdare ve Gözlem Kurulları aslında hukukçu bile olmayan kişilerden oluşuyor. Cezaevi yönetiminde bulunan sıradan görevliler; bir doktor, bir öğretmen, bir psikolog veya kurum amiri masanın etrafına diziliyor ve bir mahpusun kaderini tayin ediyor. Hukuk eğitimi almamış, mahkeme vasfı taşımayan bu idari kadrolar, kendilerini birer yargıç yerine koyarak bizlerin özgürlüğünü gasp ediyor. Tüm bu baskı ve işkence uygulamalarının yaşandığı alanda bizler, oraları mücadele ve yaşam alanlarına dönüştürdük” sözlerini kullandı.  
 
Kominal yaşam
 
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne değinen Süreyya Bulut, “Demokratik toplum çağrısını dört duvar arasında adeta nefesimizi tutarak dinledik. Çünkü bizler, ömrünü bu topraklara barışın, adaletin ve eşitliğin gelmesi için adamış insanlarız. Bizim için barış sadece siyasi bir söylem değil. Barış ve demokrasi çağrısını içimizde büyük bir umutla, olgunlukla sarıp sarmalayarak karşıladık. Duvarların arkasında olsak da kalbimiz hep demokratik, özgür ve bir arada yaşayan bir toplumun inşası için çarptı. Çünkü biliyoruz ki gerçek bir barış gelmeden ne bu toplum tam anlamıyla özgürleşebilir ne de bizim dışarıdaki yürüyüşümüz tamamlanabilir. Bu süreç aslında yeni değil. Kürt sorununun savaş ve silahla değil, demokratik bir siyaset zemininde çözülmesi gerekiyor. Bu süreç hem Kürtler için hem de Türkler için ekmek, su kadar önemlidir. Biliyoruz, savaş devam ettikçe sorun da devam edecek. Farklı tarihlerde çözüm süreçleri oldu ancak o süreçlerden bu yana çok ağır bedeller verildi. Binlerce insan yaşamını yitirdi. Ağır bedeller ödendi. Barış ve Demokratik Toplum Süreci bütün toplumlar için önemlidir, herkesin sahip çıkması gerekiyor. Biz de büyük bir heyecanla karşıladık ve bize düşen sorumluluğu yerine getireceğiz. Bu süreci halklara anlatmak gerekiyor. Kominal yaşamı toplumumuzda inşa etmemiz gerekiyor” sözlerine yer verdi.
 
‘Savaşın kazananı olmaz ama barış herkese kazandırır’
 
Süreyya Bulut son olarak şunları paylaştı: “Özgürlüğüme kavuştum ancak yüzlerce arkadaşımız hâlâ cezaevinde. Bir yanım sevinçliyken bir yanım buruk. Başarılı bir şekilde mücadele yürütülmelidir; cezaevinde bulunan tüm arkadaşlarımızın çıkması gerekiyor. Biz içeride barış ve demokratik toplum çağrılarını konuşurken hep Nelson Mandela örneğini hatırladık. Mandela, ömrünün 27 yılını dört duvar arasında, bir adada bıraktı. Ama o kapıdan çıktığında içinde öfke ya da intikam değil, halkını birleştirecek, ülkesine onurlu bir geleceği getirecek o devasa barış iradesi vardı. ‘Savaşın kazananı olmaz ama barış herkese kazandırır’ demiştir. Nasıl onlar haklarını ve özgürlüklerini alabildilerse, Kürtler de aynı şekilde özgürlüğüne kavuşacaktır.”