Kadına yönelik şiddeti ve direnişi görmezden gelmek politik bir tercih

  • 09:04 30 Kasım 2025
  • Medya Kritik
 
Ayşe Güney
 
HABER MERKEZİ – Kadınların dört bir yanda yükselttiği direniş, devletin şiddet politikalarını da, ana akım medyanın sessizliğini de boşa çıkarırken; 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi, kadınların yaşam hakkını görmezden gelen iktidar politikalarının en görünür örneklerinden biri oldu.
 
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, bu yıl da Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında kadınların direnişi, isyanı ve örgütlü mücadelesiyle karşılandı. Kadınlar, erkek-devlet şiddetinin tüm biçimlerine karşı yüzlerce eylem, yürüyüş, panel ve forum düzenleyerek yaşam hakkına yönelik saldırılara karşı ses yükseltti; tüm engellemelere rağmen alanlara çıkarak şiddeti teşhir etti. Amed ve İstanbul başta olmak üzere en dikkat çekici eylemler Kürdistan kentlerinde gerçekleşti. Tevgera Jinên Azad (TJA) öncülüğünde köylerden mahallelere, ilçelerden kentlere kadınlar her alanda bir araya gelerek şiddete ve savaş politikalarına dur dedi.
 
Bu yıl eylemlerde ilkler de yaşandı. Çewlîg’de (Bingöl) kadınlar ilk kez gece yürüyüşü yaptı. Bu kararlı duruş, kadınların örgütlülüğünün ve özellikle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başlattığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne duydukları inancın önemli bir göstergesi oldu. Kadınlar yalnızca şiddeti değil; devletin savaş politikalarını, yoksulluğu, militarizmi, güvencesizliği, kayyım rejimini ve ataerkil yargı pratiğini de hedef aldı. Böylece 25 Kasım, kadınlar açısından salt bir “farkındalık günü” olmanın ötesine geçerek demokratik, eşit ve özgür bir yaşam için yürütülen politik bir direnişe dönüştü.
 
‘Aile Yılı’ politikası kadınların mücadelesini hedef alıyor
 
2025’in siyasal iklimi, kadınların mücadelesini görünmez kılma çabasının farklı biçimlerde sürdüğünü gösterdi. Bu yılın iktidar tarafından “Aile Yılı” ilan edilmesi, kadınların yaşam hakkını, özgür iradesini ve toplumsal alandaki varlığını yok sayan politikaların resmi ilanı niteliğindeydi.
 
“Aile Yılı” adı altında yürütülen kampanyalar; kadınları eve hapseden, bakım emeğini “fıtrî görev” olarak tanımlayan, erkek şiddetini görünmezleştiren devlet aklının yeniden üretimiydi. Kadınların katledilmesini engellemek yerine aileyi kutsayan bu yaklaşım, şiddetin kaynağı olan ataerkil yapıyı güçlendirmekten başka bir işe yaramadı. Tam da bu nedenle 25 Kasım eylemleri, kadınların sadece şiddete değil; bu “aileci” devlet politikalarına karşı da yükselttiği itirazı oldu.
 
Medyanın sessizliği erkek-devlet aklının devamıdır
 
Kadınların sözünü, yaşamını ve mücadelesini hedef alan politik baskılar; eylem yasakları, polis ablukası ve ana akım, diğer bir ifadeyle havuz medya sansürüyle birleşerek 25 Kasım’ın gerçekliğini kamusal alanda görünmez kılmaya çalıştı. Bu sessizlik tesadüf değil; erkek egemen iktidarın bilinçli bir tercihiydi.
 
Kadına yönelik şiddet her gün artarken siyasal iktidar bunu görmezden geliyor; kadınların örgütlü varlığı ise “güvenlik problemi” olarak tanımlanıyor. 25 Kasım’da birçok kentte yürüyüşler engellendi, meydanlar kapatıldı, yollar bariyerlerle çevrildi. Bu abluka yalnızca kadınlara değil; kadınların hafızasını görünür kılmaya çalışan gazetecilere de yöneldi. Ana akım medya ise bu baskıcı politikaların gönüllü ortağı oldu. Kadınların meydanlarda yükselttiği direnişi değil; iktidarın açıklamalarını ve politikalarını haberleştirmeyi tercih etti.25 Kasım’ı gazeteler ya görmezden geldi ya da aileyi yücelten, şiddeti salt evdeki erkeğe indirgeyen ve gözü yaşlı kadınlara selam gönderen AKP’li Cumhurbaşkanı’nın konuşması üzerinden gördü. 
 
Tam da bu tutum; erkek şiddetinin üzerini örtmek, devletin cezasızlık politikasını güçlendirmek ve kadınların politik mücadelesini etkisizleştirmek anlamına geliyor. Medyanın bu sessizliği, sistemin kadınlara yönelik şiddeti yeniden üretmesine doğrudan katkı sunuyor. Şiddeti bireyselleştiren, devleti fail olmaktan çıkaran bu yaklaşım; toplumsal hafızayı parçalayarak kadın mücadelesini etkisizleştiriyor. Kadınların isyanı haber olmayınca, erkek şiddeti “doğal”, kadınların ölümü “rutin” bir durummuş gibi sunuluyor. Bu durum yalnızca sessizliğe bürünen gazetecilik krizi değil; sistematik bir ideolojik kuşatmadır.
 
Kadınların sözü görünmez kılınamaz
 
Kadınların mücadelesi ne devletin yasaklarıyla ne de medyanın sessizliğiyle durdurulabilir. Çünkü kadınlar; adaletin, özgürlüğün, eşitliğin ve demokratik toplumun en güçlü kurucu dinamiğidir. Bu nedenle şiddeti besleyen devlet aklıyla hesaplaşmak, bu mücadelenin zorunlu bir parçası haline geliyor.
 
Kadınların sözünü görünür kılmak gazeteciliğin en temel görevidir. Bunun içinde; medyanın devletin propaganda aygıtı olmaktan çıkması; toplumun erkek-devlet şiddetinin normalleşmesine izin vermemesi; yargının kadınların yaşam hakkını güvence altına alması ve en önemlisi kadınların mücadeleyi büyütmesi gerekiyor. Kadınlar, erkek şiddetine zemin oluşturan iktidar sistemini sorgulayıp, reddetmeden bu mücadelenin ilerlemesi mümkün değil.
 
25 Kasım bir kez daha gösterdi ki: Kadınların iradesi, örgütlülüğü ve sözü bu ülkenin en güçlü toplumsal muhalefetidir. Ne görünmez kılınabilir, ne yok sayılabilir, ne de bastırılabilir.