Kadına yönelik şiddetle mücadelede görünmez duvarlar
- 09:07 30 Ekim 2026
- Jineolojî
“Kadına yönelik şiddetle mücadelede karşılaştığımız bir diğer görünmez duvar, kamusal alan-özel alan ayrımı olmaya devam ediyor. Özel alan erkeğe tahsis edilmiş bir egemenlik alanı olarak görülür. Bu karı-koca arasına girilmez olarak ifade bulsa da konu egemenliğin ihlal edilmesidir.”
Zeynep Beydağı
Cinsiyetçilik tarihin en eski iktidar ideolojisi olduğundan örgütlü şiddetin ilk hedefi kadınlar ve kadın etrafındaki toplumsallaşmadır. Fallus sembollerinin yoğunluğu, zorla çalıştırılmanın kanıtları ve tabakalaşmanın ilk izlerini yansıtan M.Ö 12.000 yıllarına kadar eski bir tarihe sahip tapınaklarda üzerinde çokça tartışma yapılsa da ilk kadın kırımının izlerini taşıdıkları yönünde güçlü veriler vardır. Bu durumu erkeklerin evrensel kadın düşmanlığı olarak ele almak yerine avcı topluluklarının iktidar ve şiddet tekelini anacıl klanlar üzerinde uygulaması temelinde tanımlanması daha isabetlidir. Saldırıya uğrayanlar salt bir grup olarak kadınlar değil, kadın etrafındaki klan ve değerleri ve üyeleridir. Kadına yönelik şiddet adım adım değil, daha başlangıçta en korkunç haliyle açığa çıkmış, egemen erkek, kadın ve köleler karşısında kendini tanrı katına yükseltmiştir. Rebeca Solnit’in veciz ifadesi ile “Şiddetin bir ırkı, sınıfı, dini ya da milliyeti yok ama şiddetin bir cinsiyeti var”. (Rebecca Solnit, Bana Bilgic¸lik Taslayan Adamlar)
Kadın varlığının ve kimliğinin konumlandırılma biçimi, şiddeti bir istisna hali değil, genel kural haline getirmiştir. Kadının bedeni, emeği ve varlığını bir bütünen sömürmeden egemen sistemin ayakta tutulması mümkün değildir. Şiddetin sonuçlarına göre yapılan sınıflandırmalar bunu görünür kılmakla birlikte nedenine ve çözümüne yeterince ışık tutmazlar. Abdullah Öcalan, bu gerçekliği “tecavüz kültürü” biçiminde tanımlar. Tecavüz kültürü, kadınların herkes tarafından öldürülür, saldırılır konumdaki homo sacerlere dönüştürür. Böylesi bir gerçeklik içinde şiddete maruz kalmamak istisnaidir. (Sacer: Roma hukukundaki bir figürdür: herhangi bir kişinin öldürebileceği fakat dini ritüellerde kurban edilmesi yasaklanmış bir kişi. Bu kişinin vatandaşlık hakları elinden alınmıştır, ne vatandaştır ne de hak sahibi bir öznedir. Giorgio Agamben bu kavramı kendi görüşlerine uyarlamıştır.)
Kadının ilk sömürge konumu ve hala son sömürge olarak sistem açısından metaların kraliçesi görülmesi, şiddetin hem tarihsel hem güncel boyutlarında belirleyicidir. Kadınlar üzerinde denenmiş ve sonuç almış sömürgecilik yöntemleri halklara, ezilenlere uygulanmıştır. Tecavüz bunun en somut örneğidir. Savaşlarda tecavüzün bir silah olarak kullanılması, genç erkeklerin hadım edilerek devlet bürokratları olarak çalıştırılmalarını bu temelde ele alabiliriz. Devlet ile aile, hukuk düzeni ile kadın erkek ilişkilerini düzenlenişi arasındaki sıkı bağ sistemin temel dayanağıdır. Tarihin ilk imparatorluklarının hukuki düzenleri ve mitolojilerinden, tek tanrılı dinlerin buyruklarına, günümüzün muhafazakâr sağcılarının politikalarına kadar kadını aile içinde çocuk doğurma makinesi olarak tutma sürekliliği olan bir stratejidir. Erkekler arasındaki hiyerarşide kendine üst konumlarda yer bulamasa da her erkek, kadın karşısında evdeki tanrı rolüyle bir konum elde eder. Bu durum kadın ve erkeğin varlığına işleyen kimlik katmanlarına dönüşmüştür. Bu stratejiler ve kimlik katmanları arasında gizlenen şiddetin kaynaklarını doğru tahlil etmek kadar şiddete karşı doğru mücadele stratejileri geliştirmek, çözüme dönük etkili politikaların geliştirilmesi de önemlidir.
Ne fıtrat ne tahammül!
Erkek kimliği iktidarla, güçle öylesine özdeşleşmiştir ki kendisini en iyi şiddetle ifadeye kavuşturur. Öfke, erkeksi bir duygu olarak yansıtılır ve erkeklerin öfkelenmesi adeta fıtratlarında varmışçasına meşrulaştırılır. Rojava Kürdistan’ında Jineolojî Akademisi tarafından yapılan toplumsal eğitimlerde şiddetin meşrulaştırılmasında; nasip, tahammül, kader, fıtrat kelimelerinin çok belirgin olduğu dikkatimizi çekmişti. Kocası tarafından şiddete uğrayan birçok kadın bunun onun payına düşen gerçeklik, yani “nasip” olduğunu düşünüyordu. Kadınların en fazla kullandığı cümlelerden biri “tahammül etmek”ti. Katlanmak, alttan almak, erkeği sinirlendirmemek, kadınların şiddete karşı birbirlerine sundukları tavsiyelerdendi. Erkeğin fıtraten sinirli ve öfkeli olduğunu kabul etmek ve kendini olabildiğince şiddetin hedefi olmayacak şekilde bir oto baskı altına almak bir yaşam stratejisi olarak işletilir. Şiddetin olmayışı, kadınların “sorun çıkmasın diye alttan alma” yöntemleri ile sağlanır. Her ailede babayı sinirlendirmemek annelerin çocuklarına telkin ettiği temel bir söylemdir. Bu durumu öğrenilmiş çaresizlik, kadınların akıl ve duygu yetileri ile izah etmek yerine kadınların içinde tutulduğu sistem temelinde çözümlemeliyiz. Kadınların tahammül edişleri güvenilir seçeneklerin olmayışındandır. Hukuki haklar, “sığınma evleri” gibi seçeneklerin cinsiyetçi toplumun saldırıları karşısında yeterli düzeyde dayanıklı ve güvenilir bulunmaması, kadınların çözümü yeniden geleneksel rollerde aramasına yol açmaktadır.
Hukukun tek başına çözüm üretmemesinin sebebi toplumun kültürel gerçekliğidir. Boşanmış, yalnız yaşayan bir kadının etrafında onu destekleyecek bir toplumsallık olmadığında, o daha ağır sorunlarla karşılaşır. Kadınların kendi ailesi, arkadaşları, çevresi destek sunmadığında cinsiyetçi toplumda ayakta kalabilmek için çok çetin bir mücadele yürütmeleri gerekir. Bu açıdan sadece bazı hakların elde edilmesi, suçluların teşhir edilmesi, protesto edilmesi ile sorun çözülmüyor. Bazen kendisi ile birlikte çok farklı sorunlara yol açıyor.
Şiddetle mücadelenin önündeki en görünmez engel, erkek şiddetini meşrulaştıran bu gerçekliğimizdir. Şiddetin kaynağı erkeğin fıtratı olmadığı gibi çözümü de kadının tahammül göstermesi değildir. Bu yüzden çözüm stratejilerimiz, hem şiddet faili olan erkekleri çözümleyerek onları kendilerini sorgulama ve dönüştürmeyi kapsamalı, hem de kadınlara tahammül etmek dışında seçenekler oluşturarak, bu kültürel gerçekliğin dışında bir yaşam kültürü geliştirmenin arayışına sevk etmeli.
Kadınları kendisine şiddet uygulayanlar karşısında bilinçlendirmek, iradeli kılmak, yaşamlarını değiştirmek için adım atmalarını sağlamak işin bir boyutudur. Fakat sonrasında kurmak istediği yaşama dönük seçeneksizlik ve politikasızlık, kadınların çözümü yeniden ya kendisine şiddet uygulayan erkeklerde ya da kötünün iyisi başka bir erkekte aramasına yol açmaktadır. Bu noktada ideolojik tespit ve teorileri politikaya dönüşümünü sağlamak, kadınların kendi yaşamlarını kurabilecekleri komünal yaşam seçeneklerini daha güçlü pratikleştirmek durumundayız.
Bu komünal yaşam seçeneklerini pratikleştirirken, şiddetin faillerine dönük politikaların da geliştirilmesi gerekmektedir. Hannah Arendt, şiddetin iktidarsızlığın ya da iktidar krizinin sonucunda açığa çıktığını belirtir. Erkeklerin kadına dönük saldırılarında bu çok net analiz edebilir. Kendisine yakın erkeklerce öldürülen kadınların büyük bir kısmı boşanma, ayrılma, kendi yaşamına dair karar alma aşamasındayken saldırıyla karşılaşmaktadır. Bu noktada şiddet, yeniden bir iktidar tesisini sağlamaya dönüktür. Bundan dolayı günlük yaşamda kadına yönelik şiddetin artışını “erkeklik krizi”nin tezahürü olarak değerlendirenler var. Kadın üzerindeki hakimiyet ve egemenliğin sona erişi adeta erkekliğin yok oluşu olarak görülür. Erkeğin varoluşu, kendini ifade alanı kadınla ilişkileri bağlamında oldukça yıkıcı tarzda inşa edilmiştir. Dolayısıyla, kadına yönelik şiddetle mücadele stratejileri geliştirirken, erkekler arası ilişkiler ve maruz kaldıkları şiddetin analizini de daha fazla gündeme almak durumundayız. Yapılan araştırmalar erkekler arasındaki güç ilişkilerinin yarattığı yıkıcı etkileri gözler önüne sermektedir. Şiddet, aileden başlamak üzere, medyada ve toplumsal ilişkilerde sürekli biçimde üretilmekte, teşvik edilmekte ve erkeklerin varoluş tarzı haline getirilmektedir. Şiddet, adeta erkekliği ispat ritüeline dönüştürülmektedir.
Kapitalizmin çarkları içinde iktidar olanaklarını yitiren, rekabet edemeyen, yenilgili, yalnız, travmatik erkeklerin şiddetle kendini görünür kılmasını anlatan Joker, Dövüş Klübü, Taksi Sürücüsü gibi filmlerde bu erkek karakterleri anlatılır. Son yıllarda “İncel” adı verilen, internet üzerinden örgütlenen kadın düşmanı ve katili gruplar da bu gerçekliğin başka bir versiyonudur. Alev Özkazanç bu gerçekliği şu sözlerle ifade eder;
Her tür örgütlü şiddet eyleminin kurgulanışında erkekliğin nasıl merkezi bir rol oynadığını öteden beri biliyorduk zaten. Özellikle son yıllardaki pek çok kolektif ya da bireysel terör eylemlerinde bunu daha da net olarak gördük. Ancak bu kez ilginç bir fark var: İncel oluşumuyla beraber tarihte ilk kez, sadece "erkeklik" adına terör eylemleri düzenlenmiş oluyor. Başka herhangi bir ideolojik unsur, inanç ya da dinsel öğe işin içine girmeksizin işleyen saf haliyle bir erkeklik tepkisiyle karşı karşıyayız burada. (Alev O¨zkazanc¸, Bir Musibet)
Erkekleri ve kadınları sabit rollerle tanımlamak ve tek bir kategoride ele almamak gerekir. Her erkek potansiyel şiddet faili, her kadın mağdur kategorisinde değildir. Toplumsal ilişkilerin kendine has farklılıkları olmakla birlikte sistemsel boyutu göz ardı edemeyiz. Rakel Dink’in “bir bebekten katil yaratan” sistem belirlemesi en fazla da erkek çocuklarının, gençlerin eğitimlerini kapsayan stratejileri gerekli kılıyor. Kadına saygılı erkeği nasıl yetiştireceğimiz, nasıl eğiteceğimiz de sorumluluk duyulması gereken konulardır. Egemen erkekliği sınırlayıcı özsavunma, örgütlenme ve kurumlaşma kadar erkekte özgürlük arayışı geliştirmek, kapitalizmin ve geleneksel toplumun erkeklik rollerine karşı erkekleri özsavunmalı kılacak projelerin ve programların da olması gerekir. Açıkçası, kadın özgürlük hareketlerinin şiddetin sonuçları üzerinden mevcut sisteme muhalefete odaklanırken, erkeklerin değişim dönüşümünde kendini politik bir özne olarak konumlandırmaması, bir bebekten katil yaratan sistemin işine gelmektedir.
Kol kırılır yen içinde kalmaz!
Kadına yönelik şiddetle mücadelede karşılaştığımız bir diğer görünmez duvar, kamusal alan-özel alan ayrımı olmaya devam ediyor. Özel alan erkeğe tahsis edilmiş bir egemenlik alanı olarak görülür. Bu karı-koca arasına girilmez olarak ifade bulsa da konu egemenliğin ihlal edilmesidir. Karı koca arasına girilmez söylemi etrafında evlilik ve aile içi şiddet meşrulaştırılmış olur. “Erkekler, başka bir erkeğin köpeğini tekmelemesine şiddetle karşı çıkıyordu ama karısını döven bir erkeğe kimse müdahale etme zorunluluğu hissetmiyordu. Bu aldırmayışlarına buldukları garip özür de "karı-koca arasındaki ilişkinin kutsallığı"ydı.” (Jack Holland, Mizojini Dünyanın En Eski Önyargısı Kadından Nefretin Evrensel Tarihi) Kadınların kendilerine en yakın erkeklerce öldürülmesi uzunca bir süre namus, aşk, tutku cinayetleri olarak adlandırıldı. Hatta bu konuda coğrafi ve kültürel etkenlere göre de tanımlar yapıldı. Kürdistan’da işlenen cinayetler namus töre cinayetleri olarak gericilik ve feodal yapı ile özdeşleştirilirken, Türkiye metropollerinde yaşananlar aşk cinayetleri olarak anılırdı. Benzer bir durum Avrupa ülkelerinde de Müslüman mültecilerle Avrupa vatandaşları arasında yapılmaktaydı. Bu cümlelerin geçmiş zaman kipinde kalmış olmasını isterdik. Ancak aynı döngü günümüzde hız kesmeden sürüyor.
Kadın özgürlük hareketlerinin mücadelesi ile “kişisel olan politiktir” söylemi ile özel alandaki şiddet görünür, yargılanır ve sorgulanır hale geldi. Kadın kırımı (femisid) kavramı ile de kadınlara dönük sistematik kırım gözler önüne serildi. Evlilik içi tecavüz, duygusal istismar, tacize dair yürütülen toplumsal mücadele hukuki alanda da belli kazanımlar açığa çıkardı. Fakat şiddetin farkındalığı, görünürlüğü artmakla birlikte kadına yönelik şiddet oranlarında yürütülen mücadeleye denk bir azalma olmadı. Bu durum kimi zaman ‘şiddet mi artıyor yoksa görünürlüğü mü artıyor’ gibi tartışmalara yol açtı. Şahsi kanaatim, ikisinin de arttığı yönündedir. 21.yüzyılda şiddet toplumun her hücresine daha fazla nüfuz ettiği gibi, artık kapalı kapılar ardında kalmamakta hızla deşifre de olmaktadır. Bölgesel, küresel çaptaki devlet kaynaklı şiddetle, toplum içindeki bireysel şiddet birbirini koşullayıp arttırmaktadır.
*Yazının devamı “Özgürlük Kapanı: Kimin Seçimi, Kimin Rızası!” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.
*Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Şiddet ve Direniş” dosya konulu 38. sayısından kısaltılarak alınmıştır.







