Gençliğin arayışına demokratik ulus perspektifi

  • 09:03 29 Ekim 2026
  • Güncel
Melek Avcı 
 
ANKARA- Fransa’daki gençlik eylemlerini değerlendiren Anaïs Billot ve Claire Ricœur, protestoların temelinde yoksulluk, ırkçılık, polis şiddeti ve eğitimde eşitsizliğin bulunduğunu belirtti. Krizleri kapitalist moderniteyle ilişkilendiren aktivistler, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın demokratik toplum paradigmasının gençliğin arayışlarına perspektif sunabileceğini söyledi.
 
Fransa'da Eylül 2026'da eğitim sistemindeki sorunlara karşı başlayan gençlik eylemleri, kısa sürede ülke geneline yayılarak Avrupa'da yükselen toplumsal protestoların önemli gündemlerinden biri hâline geldi. Paris'in Créteil banliyösünde öğretmen eksikliği ve eğitim koşullarına karşı başlayan protestolar, lise öğrencilerinin okul girişlerini barikatlarla kapatmasıyla büyüdü. Eğitim bütçelerindeki kesintiler, hayat pahalılığı, ekonomik eşitsizlikler ve kamu hizmetlerinin zayıflatılması eylemlerin temel gündemleri arasında yer aldı. Paris'ten Marsilya, Lyon, Lille ve Nantes gibi kentlere yayılan protestolara üniversite öğrencileri, eğitim emekçileri ve sendikalar da katıldı. 
 
Ekim ayının başında binden fazla okulun etkilendiği eylemlerde polis müdahaleleri ve binlerce gözaltı yaşandı. Aynı dönemde Belçika, İspanya, İtalya, Portekiz ve Arnavutluk'ta da gençlerin önemli rol üstlendiği protestolar yükseldi. Ülkeler arasında talepler farklılaşsa da barınma krizi, düşük ücretler, eğitimde eşitsizlik ve artan yaşam maliyetleri ortak itiraz noktalarını oluşturdu. Ekim ayının sonuna gelindiğinde Fransa hükümeti, protestoların ardından sınıf mevcutlarının azaltılması, eğitim altyapısının iyileştirilmesi ve üniversiteye giriş sisteminde değişiklikler yapılmasını içeren düzenlemeler açıkladı. Ancak öğrenci örgütleri ve sendikalar bu adımları yetersiz bularak mücadeleyi sürdürme kararı aldı. Avrupa'nın farklı ülkelerinde de yeni grev ve gösteri çağrıları yapılırken gençlik hareketlerinin talepleri, eğitim ve ekonomik sorunların ötesinde mevcut siyasal kurumlara yönelik itirazlarla birlikte tartışılmaya devam ediyor.
 
Kuşak (Jenerasyon) Topluluğu’ndan Anaïs Billot ve Claire Ricœur Fransa’da başlayan eylemlere ilişkin konuştu. 
 
“Öfkenin kök saldığı bu durumlara neden olan, kapitalist moderniteye dayanan günümüz toplumunun işleyişinin kendisidir. Kökenleri Macron’dan çok daha eskiye dayanıyor: ırkçılığa, polis şiddetine, kötü eğitim koşullarına…Tüm bunlar, aşırı sağa karşı bir tepkidir.”
 
*Fransa'daki gençlik hareketlerinin tarihsel mücadele deneyimini de düşündüğümüzde, bugün ortaya çıkan protestoları hangi siyasal ve toplumsal koşullar üzerinden değerlendiriyorsunuz?
 
Eğer bu bir gençlik hareketiyse, bunun nedeni geleceğin yok edilmiş olmasıdır. Önümüzde hiçbir umut kalmadı. Macron göreve geldiğinden beri sosyal hareketler arka arkaya ortaya çıktı ve bunların çoğu gençler tarafından güçlü bir şekilde yönlendirildi: Gençlik iklim hareketi, iş kanunu protestoları, Sarı Yelekliler, Kapsamlı Güvenlik Yasası, COVID-19 salgını sırasında hükümet politikalarına karşı protestolar, Nahel’in katledilmesine tepki olarak işçi sınıfı mahallelerinde ortaya çıkan gençlik hareketi, emeklilik reformu hareketi, kamu sektörü hareketleri (hastaneler, öğretmenler, itfaiyeciler dahil olmuştu), çiftçi hareketleri, gençlerin yoğun katılımıyla Filistin’le dayanışma hareketi (özellikle Kuzey Afrika kökenli göçmenler arasında), Kanaky’deki gençlik ayaklanmaları, şu anki lise ve gençlik hareketi… Macron yönetimindeki 10 yılın sonucuna baktığımızda toplumun yoksullaşması, kamu hizmetlerinin tasfiyesi, güvenlik odaklı politikalar ve aşırı sağın yükselişini görüyoruz. Toplumun birçok kesiminde, patlamaya hazır bir fırsat bekleyen öfke var ve bugün, gençler özellikle de sömürge altındaki bölgelerden ve işçi sınıfı mahallelerinden gelen lise öğrencileri bu yolun önünü açıyor.  Bu öfkenin büyük bir kısmı Fransız Devrimi’nin kralı idam etmesine benziyor; ancak kökleri tek bir şahsiyetten çok daha derine uzanıyor. Öfkenin kök saldığı bu durumlara neden olan, kapitalist moderniteye dayanan günümüz toplumunun işleyişinin kendisidir. Kökenleri Macron’dan çok daha eskiye dayanıyor: ırkçılığa, polis şiddetine, kötü eğitim koşullarına ve yüksek yaşam maliyetine karşı protestolar… Bizi ezip bölmeye çalışanlara karşı ulusal birliğe yönelik güçlü bir istek de var. Tüm bunlar, aşırı sağa karşı bir tepkidir.
 
*Peki, gençlerin bugün sokağa çıkmasını tetikleyen temel sorunlar nelerdi ve bugün  en acil talepleriniz nelerdir?
 
Eğitim koşulları, ekonomik sorunlar, İslamofobi, kamu hizmetlerindeki eksikliklerdir. Yine öğretmen eksikliği, yetersiz materyaller, okul sisteminin yapısına yönelik eleştiriler, çok uzun ders saatleri, seslerinin duyulmaması, iş-eğitim programlarındaki sorunlar, seçici öğrenci alımı.  Taleplerimiz ise seslerinin duyulması ve siyasi bir mesele olarak kabul edilmesidir. 
 
 “Başlangıçta aşağılayıcı bir anlam taşıyan ‘Z Kuşağı’ ifadesinin gençler tarafından yeniden sahiplenildiğini ve gençlik kimliğinin öne çıkarıldığını görüyoruz. Bu durum yalnızca Avrupa'yla sınırlı değil.”
 
*Fransa'da başlayan gençlik eylemleriyle aynı dönemde Avrupa'nın farklı ülkelerinde de protestoların yükseldiğini görüyoruz. Farklı ülkelerdeki bu hareketlerin ortaklaştığı ve ayrıştığı noktalar nelerdir? Sizce Avrupa'da gençlerin öncülük ettiği bu toplumsal hareketlilik, mevcut ekonomik ve siyasal düzene yönelik daha kapsamlı bir itirazın işaretlerini taşıyor mu?
 
Bu hareketlerin ortaklaştığı noktalardan biri, karşı karşıya kaldıkları yoğun baskıdır. Öldürmeye varan baskı araçlarının kullanılması, İtalya'da olduğu gibi Fransa'da da sokaklarda askerî personelin bulunması, kitlesel hapis cezaları ve asılsız yargılamalar bu baskının örnekleri arasında yer alıyor. Bir diğer ortak nokta ise hareketlere gençlerin öncülük etmesidir. Örneğin Sırbistan'da iki yıl boyunca aralıksız sürdürülen mücadelenin ardından Öğrenci Partisi'nin seçilmesi de gençlerin bu süreçlerdeki rolünü gösteriyor. Hareketlerin taleplerine baktığımızda ise eğitim ve yaşam maliyetinin ön plana çıktığını görüyoruz. Çünkü bu iki mesele doğrudan geleceğimizi, düşünme ve harekete geçme kapasitemizi etkiliyor. Aynı zamanda başlangıçta aşağılayıcı bir anlam taşıyan ‘Z kuşağı’ ifadesinin gençler tarafından yeniden sahiplenildiğini ve gençlik kimliğinin öne çıkarıldığını görüyoruz. Bu durum yalnızca Avrupa'yla sınırlı değil. Son üç yıldır Madagaskar, Endonezya ve Nepal gibi ülkelerde ortaya çıkan gençlik hareketlerinde de benzer bir eğilim söz konusu. Ancak ülkeler arasında bazı farklılıklar da bulunuyor. Örneğin İspanya ve Portekiz'de barınma sorunu önemli bir gündem oluştururken Fransa'daki gençlik hareketinde bu mesele ön planda değil.
 
*Avrupa'da neoliberal ekonomi politikalarının kamusal hizmetler üzerindeki etkileri uzun süredir tartışılıyor. Eğitim bütçelerindeki kesintiler, özel eğitim kurumlarının konumu, eğitimde fırsat eşitsizliği bundan etkileniyor.  Kamusal eğitimin piyasalaşması ile gençlerin sınıfsal konumları arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? 
 
Gençler arasındaki eşitsizlikler giderek artıyor. Özellikle özel okullar ile devlet okulları arasındaki ayrım nedeniyle egemen sınıfların çocuklarıyla işçi sınıfının çocukları arasındaki uçurum giderek derinleşiyor. Bu hareket de esas olarak işçi sınıfından gelen gençlerin içerisinde ortaya çıktı. Çünkü bu gençler kendilerini ihmal edilmiş ve dışlanmış hissediyor. Aynı zamanda eğitim sistemindeki seçici uygulamalar nedeniyle belirli eğitim olanaklarına ve alanlarına erişemediklerini düşünüyorlar. Eğitim koşullarının giderek kötüleşmesi de bu eşitsizlikleri daha fazla derinleştiriyor. İşçi sınıfından gelen gençler, daha en başından egemen sınıfların çocuklarıyla aynı fırsatlara erişme imkânına sahip değiller. Buna rağmen kendilerine sürekli fırsat eşitliğinden ve liyakate dayalı bir sistemden söz ediliyor. Uzun yıllar boyunca okul, toplumsal sınıflar arasında yükselmenin bir aracı olarak görüldü. Ancak bugün bunun böyle olmadığını görüyoruz. Aksine okul, mevcut sistemi yeniden üretiyor ve var olan eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor. Çünkü eğitim sisteminin 'başarı' olarak tanımladığı şeyler, burjuva kültürünün teşvik ettiği özelliklerle örtüşüyor. Örneğin okuma ve yazmaya duyulan ilgi, dünyaya açık olmak ve belirli kültürel alanlarla ilgilenmek gibi özellikler bu anlayışın içerisinde yer alıyor. Diğer taraftan eğitim bütçesinde ve daha genel olarak kamu hizmetlerinde yapılan kesintiler, askerî bütçedeki muazzam artışı finanse etmek amacıyla gerçekleştiriliyor. Bütün bu tercihler, Z Kuşağı'nın geleceğinin nasıl feda edildiğini ortaya koyuyor.
 
“Aşırı sağ, aslında halkın giderek daha az bağ kurduğu ve artık güvenmediği, zayıflamış bir ulus-devletin yardımına koşuyor. İktidara ve devlete yönelik aidiyet duygusunu yeniden tesis etmeye çalışıyor.”
 
* Fransa'da aşırı sağın gençlik ve eğitim alanındaki siyasal etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Gençlik hareketleri bu gelişmelere karşı nasıl bir mücadele hattı oluşturuyor?
 
Aşırı sağ, farklı toplumsal kesimler arasında bölünmenin tohumlarını ekiyor ve içe kapanmacılığı besliyor. Aynı zamanda medya söylemini tekelleştiriyor, solu suçlu ilan ediyor ve güvenlik odaklı söylemlerle politikaları teşvik ediyor. Böylece ortak ya da toplumsal olan her şeyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. Aşırı sağ, yaşanan krizlere kimlik temelli bir yanıt sunuyor. Bunu da ortak bir düşman yaratarak, kendi tanımladığı normların dışında kalan herkesi dışlayarak ve onlara yönelik nefreti körükleyerek yapıyor. Bu nedenle başka bir şey inşa etmeye yönelmek yerine, enerjimizi bütün bu gelişmelere karşı mücadele etmeye harcamak zorunda kalıyoruz. Aşırı sağ, aslında halkın giderek daha az bağ kurduğu ve artık güvenmediği, zayıflamış bir ulus-devletin yardımına koşuyor. İktidara ve devlete yönelik aidiyet duygusunu yeniden tesis etmeye çalışıyor. Aynı zamanda milliyetçi bir kimlik temelinde devletin gücünü yeniden inşa etmeyi amaçlıyor.
 
*Buradan baktığımızda bu hareketlerin yalnızca hükümet politikalarını değiştirmeyi değil, siyasetin ve toplumun örgütlenme biçimini de tartışmaya açtığını düşünüyor musunuz?
 
Bence bu hareketler, siyasetin örgütlenme biçimini yalnızca kısmen sorguluyor. Çünkü bir tarafta, insanların kendi kendilerini yönetmek istediklerine ilişkin bir düşünce ve söylem var. Örneğin Fransa'nın özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi temel ilkelerine gerçekten saygı gösterilmesini istiyorlar. Pek çok genç, bu ilkelerin hayata geçirilmesi için devleti beklemek yerine bunları kendi mücadeleleriyle gerçekleştirmek istediklerini söylüyor. Aynı zamanda, halkı olmadan devletin hiçbir şey ifade etmediğini ve insanların kendi kendilerini yönetebileceklerini dile getiriyorlar. Dolayısıyla hareketin böyle bir yönü var. Ancak diğer taraftan, sorunlarımızın çözümü için devletten yanıt bekleme eğilimi hâlâ oldukça güçlü. Örneğin devlet, demokratik olmayan uygulamalarda çok ileri gittiğinde gençler tepki gösteriyor. Fakat çoğu zaman yalnızca devletin kendilerini dinlemesini istiyorlar. Yani kendi kendilerini örgütlemek ve devletin işleyiş biçimini köklü şekilde eleştirmek yerine, daha çok devlet karşısında bir tutum geliştirmekle sınırlı kalıyorlar.
 
“Öğrenciler, örneğin Snapchat veya WhatsApp üzerinden oluşturdukları sınıf gruplarında örgütleniyorlardı. Aynı zamanda TikTok gibi platformlardaki akımlardan da yararlanıyorlardı. Liselerini bloke etmeyi adeta bir sosyal medya akımına dönüştürdüler.”
 
*Gençlik hareketlerinin toplumsal mücadelelerdeki konumu kadar, kendi iç örgütlenme biçimleri de önem taşıyor. Fransa'da bu eylemleri açığa çıkaran örgütlülük nasıl bir mücadele dinamiğiyle oluşturuldu?
 
Gösterilerin ortaya çıkmasını sağlayan kolektif örgütlenmeden söz ederken, bu hareketin yalnızca bizim ‘Altıgen Fransa’ olarak adlandırdığımız Fransa anakarasında başlamadığını hatırlamamız gerekiyor. Hareket aynı zamanda DOM-TOM olarak bilinen, Fransa'nın denizaşırı topraklarında da başladı. Bu bölgeler, Fransa'nın eski sömürgeleri. Resmî olarak artık sömürge statüsünde değiller ancak hâlâ sömürgeymiş gibi muamele görüyorlar. Bu bölgelerde sömürgeciliğin mirası oldukça güçlü bir şekilde varlığını sürdürüyor. Aynı zamanda bu bölgelerde, Fransız devletinden bağımsızlık talep eden hareketler de bulunuyor. Çünkü Fransız devleti bu topraklardan ekonomik çıkar sağlamaya devam etmek istiyor. Örneğin Mayotte ve Fransız Guyanası gibi denizaşırı bölgelerde lise öğrencilerinin hareketleri de başladı. Bu hareketler, hayat pahalılığına ve Fransa'nın bu bölgelere yönelik uygulamalarından kaynaklanan adaletsizliklere karşı ortaya çıktı. Aslında hareket yazın sonunda başladı. Örneğin 31 Ağustos'ta ilk lise blokajı gerçekleştirildi. Ardından Paris'in banliyölerinde, farklı bölgelerde eylemler başladı. Daha sonra hareket bütün Fransa'ya, liselere ve üniversitelerin büyük bir bölümüne yayıldı. Bu hareketin arkasında esas olarak sosyal medya vardı.  Öğrenciler, örneğin Snapchat veya WhatsApp üzerinden oluşturdukları sınıf gruplarında örgütleniyorlardı. Aynı zamanda TikTok gibi platformlardaki akımlardan da yararlanıyorlardı. Liselerini bloke etmeyi adeta bir sosyal medya akımına dönüştürdüler. Böylece ortaya çıkan bu etki sayesinde lise öğrencilerinin hareketi giderek büyüdü ve sosyal medya üzerinden örgütlenmeye devam etti. 
 
Elbette bazı sendikalar da vardı. Örneğin lise öğrencilerinin sendikaları bulunuyor ancak bunların gençler arasında çok güçlü bir tabanı yok. Bu sendikalar daha çok büyük gösterilerin duyurulması ve örgütlenmesiyle ilgileniyor. Ancak yerel düzeydeki örgütlenmeler söz konusu olduğunda etkileri oldukça sınırlı. Sendikalar üniversitelerde çok daha örgütlü durumdalar. Fakat liselerde durum farklı. Örneğin yakın zamanda Paris'in banliyölerinde yeni bir sendika kuruldu. Bu sendika, Paris'in emekçi ve yoksul banliyölerinde yaşayan gençlerin kendilerini daha iyi temsil edebilecekleri bir örgütlenme oluşturmak istemelerinden doğdu. Aynı zamanda göçmen gençlerin veya Paris'in zengin mahallelerinde yaşamayan gençlerin de kendilerini temsil edebilecekleri bir yapı oluşturmayı amaçlıyorlardı. Dolayısıyla bu hareketle birlikte bazı yeni kolektif örgütlenmelerin de ortaya çıktığını görüyoruz. Ancak hareketin temel örgütlenme biçimi yine sınıf grupları ve sosyal medya üzerinden gerçekleşiyordu. Bence bu durum, sendikaların daha az etkili olmasına rağmen hareketin halkın içerisinde daha güçlü bir karşılık bulmasını sağladı. Belki örgütlenme düzeyi daha düşüktü ama toplumsal tabanı daha güçlüydü. TikTok üzerinden yürütülen çalışmalar da bu açıdan etkili oldu. Liseleri bloke etmek ve eylemlere katılmak, gençler arasında normal ve yaygın bir davranış hâline geldi. Aynı zamanda gençler kendilerini bu kültürün içerisinde buluyorlardı. Eylemlerin etrafında oluşan eğlence, birlikte hareket etme duygusu ve direnişin yarattığı coşku, gençlerin kendilerini bu hareketle özdeşleştirmelerini sağlıyordu. Bence hareketin bu kadar etkili olmasının önemli nedenlerinden biri de buydu.
 
“Emperyalist devletler ya da Fransa gibi ırkçı devletler söz konusu olduğunda, bunların demokratik ulusa karşı konumlandığına ilişkin bir farkındalık bulunduğunu söyleyebilirim. Fakat bunları diğer krizlerle ilişkilendiren daha bütünlüklü bir yaklaşımın henüz yeterince gelişmediğini düşünüyorum.”
 
*Avrupa'da ekonomik krizlerin, savaş politikalarının, ekolojik sorunların ve aşırı sağın yükselişinin aynı dönemde tartışılması, mevcut siyasal ve ekonomik sistemin geleceğine ilişkin soruları da beraberinde getiriyor. Gençlik hareketleri bu sorunları ortak bir sistemsel sorunun farklı sonuçları olarak ele alıyor mu? 
 
Gençlik hareketlerinin bütün bu krizleri ortak bir sistemin ya da ortak bir sorunun parçası olarak değerlendirip değerlendirmediğine bakarsak, öncelikle ırkçılığın toplumda oldukça yaygın olduğunu söyleyebilirim. Örneğin yakın zamanda Paris çevresindeki bir kentte ırkçı bir terör saldırısı gerçekleşti. Bu saldırıda beş kişi yaralandı ve bir kişi hayatını kaybetti. Saldırgan, 17 Ekim gösterilerinin intikamını almak istediğini ve siyahları, Arapları ya da Müslümanları hedef almak istediğini söyleyerek insanlara ateş açtı. Bunun yanında aşırı sağın yükselişi de söz konusu. Ayrıca Paris'in emekçi banliyölerindeki liseler ile Paris'in merkezindeki liseler arasında ciddi eşitsizlikler bulunuyor. Bu ekonomik eşitsizlikler, aynı zamanda insanların kimlikleriyle de bağlantılı. Bunun yanı sıra siyah ya da Arap olan insanlar, çok küçük yaşlardan itibaren yoğun polis şiddetine maruz kalıyor. Başka birçok ırkçı cinayet de yaşandı. Örneğin Ishanullahwi, Aboubakar Cissé ve Nahel cinayetleri bunlar arasında sayılabilir. Dolayısıyla Fransa'da siyahlar, Araplar, Müslümanlar ve genel olarak farklı diasporalardan gelen insanlar gerçekten büyük bir korku içerisinde yaşıyor. Bu ülkede çok ciddi saldırılara maruz kalıyorlar. İslamofobi de oldukça yaygın. Bu nedenle söz konusu topluluklar arasında bütün bunların, ırkçılığa dayalı ve kendilerini birer ‘iç düşman’ olarak tanımlayan sistemin parçası olduğu yönünde güçlü bir farkındalık bulunuyor.
 
Bu durum sol çevrelerde de kabul ediliyor. Ancak özellikle ırkçılığa maruz kalan bu topluluklar, yaşananların Fransa'nın ırkçı politikalarının bir sonucu olduğunun çok daha fazla farkındalar. Bu insanların önemli bir bölümü Fransa'dan ayrılmak da istiyor. Dolayısıyla bütün bu gelişmeleri ortak bir sorun olarak değerlendiriyorlar. Ancak diğer krizler açısından baktığımızda aynı şeyi söylemek zor. Örneğin iklim krizi ve ekolojik krizle diğer sorunlar arasında çok fazla bağlantı kurulmuyor. Özellikle son derece ağır geçen yaz mevsiminin ardından itfaiyeciler toplumda çok daha fazla takdir edilmeye ve yüceltilmeye başlandı. Buna rağmen liselerde yaşanan kriz, ekonomik kriz ve ekolojik kriz arasında güçlü bir ilişki kurulduğunu söyleyemem. Diğer taraftan Filistin meselesi de hareket içerisinde oldukça önemli bir yer tutuyor. Filistin üzerinden devletlerin savaş politikaları da görünür hâle geliyor. Özellikle ABD'nin savaş politikaları bu tartışmalarda oldukça fazla gündeme geliyor. Dolayısıyla emperyalist devletler ya da Fransa gibi ırkçı devletler söz konusu olduğunda, bunların demokratik ulusa karşı konumlandığına ilişkin bir farkındalık bulunduğunu söyleyebilirim. İnsanlar burada sorunun ne olduğunu görebiliyorlar. Ancak bütün bunlarla diğer sorunlar ve diğer uygulamalar arasında henüz çok fazla bağlantı kurulmuyor. Yani insanların ırkçılık, emperyalizm ve devlet politikaları arasındaki ilişkileri görebildiklerini söyleyebilirim. Fakat bunları diğer krizlerle ilişkilendiren daha bütünlüklü bir yaklaşımın henüz yeterince gelişmediğini düşünüyorum.
 
“Ulus-devlet, toplumu bölerek ve tahrip ederek insanlar üzerinde egemenlik kuruyor. Bir taraftan endüstriyalizm aracılığıyla dışarıdaki kaynakları ele geçiriyor ve başka ülkeleri sömürgeleştiriyor. Diğer taraftan ise kendi sınırları içerisindeki toplumsal yapıyı da tahrip ediyor. Farklılıkları asimile ediyor.”
 
*Tüm bu saydığın krizleri Abdullah Öcalan'ın kapitalist modernite eleştirisi çerçevesinde nasıl okuyorsun?  Özellikle gençliğin sistem karşıtı arayışlarının yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı kalmaması, yeni bir toplumsal ve siyasal bilinç geliştirmesi açısından bu paradigmanın nasıl bir perspektif sunduğunu düşünüyorsunuz?
 
Macron döneminden bu yana Fransa'daki ekonomik eşitsizliklerin giderek hızlandığı çok açık. Zenginler gelirlerini ikiye katlarken toplumun geri kalan kesimleri giderek daha da yoksullaşıyor. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Bir tarafta giderek zenginleşen bir sınıf var. Bu zengin sınıf aynı zamanda okulları, medyayı ve kamusal hizmetleri de ele geçiriyor. Bütün bu kamusal hizmetler aynı süreç içerisinde dönüşüme uğruyor ve hükümet de bu dönüşümü destekliyor. Aynı zamanda aşırı sağın söylemleri de bu süreçte güçleniyor. Bu söylemler, toplumun dikkatini gerçek sorumlulardan uzaklaştırarak başka bir düşmana yöneltmeyi amaçlıyor. Böylece toplum bölünüyor ve bu bölünme üzerinden insanların yönetilmesi daha kolay hâle geliyor. Diğer taraftan Fransa'da yaşananların aslında sahte bir demokrasi olduğunu giderek daha açık biçimde görüyoruz. Çünkü ne zaman gelişmeler çok ileri gitse, yani güçlü ve zengin kesimlerin çıkarlarına hizmet etmeyen bir durum ortaya çıksa, buna otoriter bir tepki veriliyor. Bugün yaşanan bütün bu baskılarda da bunu görüyoruz. Örneğin yalnızca bir günlük gösteriler sırasında 400 kişi gözaltına alındı. Bu gerçekten çok yüksek bir sayı. Dolayısıyla hükümetin otoriter yöntemlere başvurmaya hazır olduğunu görüyoruz. Bunun sonucunda gençler de mevcut sistemden uzaklaşmaya başlıyor. Başka yönelimlere giriyorlar ve artık bu demokrasiye eskisi kadar inanmıyorlar. Fransa'daki mevcut duruma baktığımızda bütün bu gelişmeleri görebiliyoruz. Avrupa'da da benzer bir durum söz konusu.  
 
Bütün bunları Abdullah Öcalan'ın kapitalist modernite kavramı üzerinden değerlendirdiğimizde ise daha tarihsel ve daha derinlikli bir analiz yapma imkânı ortaya çıkıyor. Çünkü bu yaklaşım, bütün bu sorunları açıklarken endüstriyalizm boyutunu da analize dâhil ediyor. Fransız devletinin yoksullarla zenginler arasındaki bu kadar büyük bir ayrışmayı sürdürebilmesinin nedenlerinden biri de emperyalist bir devlet olmasıdır. Fransa, kendi sınırlarının dışına çıkarak diğer ülkelerin kaynaklarını sömürüyor. Başka ülkelerin bütün kaynaklarını ele geçiriyor ve yağmalıyor. Dolayısıyla endüstriyalizmin de bu sistemin oluşumunda önemli bir rol oynadığını görüyoruz. Ancak burada endüstriyalizmin ulus-devletle kurduğu ittifak da söz konusu. Ulus-devlet, toplumu bölerek ve tahrip ederek insanlar üzerinde egemenlik kuruyor. Bir taraftan endüstriyalizm aracılığıyla dışarıdaki kaynakları ele geçiriyor. Topraklara el koyuyor, tarımı yok ediyor ve başka ülkeleri sömürgeleştiriyor. Diğer taraftan ise kendi sınırları içerisindeki toplumsal yapıyı da tahrip ediyor. Farklılıkları asimile ediyor. Fransa'nın yalnızca beyazlardan oluşan bir ulus olması gerektiğine ilişkin bir ideal yaratıyor.
 
Devletin dışında kendi alternatiflerimizi oluşturmalıyız
 
Bu ulus anlayışını da cumhuriyetin ve yalnızca devletin etrafında şekillendiriyor. Bunun yanında kapitalist sistem de var. Bu sistem içerisinde zenginler giderek her şeyin sahibi hâline geliyor. Halk ise sürekli çalışıyor, çalışıyor ama buna rağmen hiçbir zaman daha onurlu ve insanca bir yaşama ulaşamıyor. Dolayısıyla bugün Fransa'da yaşanan ve temel sorunlar olarak karşımıza çıkan bütün bu gelişmelerin, örneğin kamusal hizmetlerdeki dönüşümün ve diğer sorunların, aslında kapitalist sistemin moderniteyle birlikte aldığı yeni biçimden kaynaklandığını görüyoruz. Bu modernite, endüstriyalizmi, kapitalizmi ve ulus-devleti birbirine bağlıyor. Bu üç unsur arasında son derece güçlü bir ilişki ve karşılıklı bağımlılık bulunuyor. Bunların hepsi birbirine sıkı sıkıya bağlı. Dolayısıyla ekonomiyi yalnızca ekonomik bir mesele olarak değil, aynı zamanda iktidar sistemiyle ve endüstriyalist sistemle bağlantılı olarak ele alan bu analiz, gençlik hareketlerinin mücadelelerini daha ileriye taşıyabilecek bir perspektif sunuyor. Gençlerin yaşadıkları ekonomik sorunların gerçekte ne olduğunu ve bunların neden ortaya çıktığını daha iyi anlamalarını sağlayabilir. Örneğin neden açlıktan ölüyoruz? Neden bu kadar yoksullaşıyoruz? Çünkü devlet de bizi yoksullaştırıyor. Devlet, bizim dışımızdaki başka insanları zenginleştiriyor. Dolayısıyla bütün bu sorunların yalnızca ekonomik meselelerden ibaret olmadığını, devletin işleyişiyle ve iktidar ilişkileriyle de bağlantılı olduğunu anlamak mümkün hâle geliyor. Bu anlayış, gençlerin devlete karşı daha geniş kapsamlı bir tutum geliştirmesini de sağlayabilir. Aynı zamanda gençlerin, sorunlarının çözümünü sürekli devletten talep etmek yerine, devletin dışında başka bir şey yaratmak istemelerine de yol açabilir. Yani her defasında yeniden devlete başvurmak ve sorunlarımızı çözmesini istemek yerine, devletin dışında kendi alternatiflerimizi oluşturma yönünde bir arayış gelişebilir.
 
“Devletten sürekli bir şeyler talep etmeyi bırakıp, zihnen ve fiilen devletin dışında bir şeyler inşa etmeye başlamamız gerekiyor. Bunun için de devletleri zayıflatmamız şart ve gösterilerle yaptığımız da aslında bu. Ama eksik olan öz-örgütlenmemiz ve hayatı örgütlememiz.”
 
*Bugün aşırı sağ yükselip bütün yaşamsal alanları felç ederken Fransa'daki gençlik hareketinin deneyimleriyle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın demokratik toplum anlayışı arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
 
Evet, demokratik ulus-toplum kavramının bu harekete gerçekten çok önemli katkılar sunabileceğini düşünüyorum. Örneğin bu hareketin, Paris'in emekçi banliyölerinden ve aynı zamanda DOM-TOM olarak adlandırılan Fransa'nın denizaşırı topraklarından da ortaya çıkması oldukça yeni bir durum. Bunlar, Fransa'nın sömürgecilik geçmişinin mirasını taşıyan ve bugün hâlâ belirli biçimlerde tahakküm ve sömürgecilik altında bulunan bölgeler. Bu hareketin ortaya çıkışının, Fransız devletinin sömürgeci karakteriyle de bağlantılı olduğu açık. Çünkü Fransız devleti, göçmen kökenli toplulukların ve farklı kimliklerin varlığını ortadan kaldırmak, bu kimlikleri silmek istedi. Ancak buna rağmen hareket içerisinde Fransız bayrağının ve Fransa'nın ulusal marşı olan La Marseillaise'in oldukça fazla kullanıldığını görüyoruz. Dolayısıyla burada, bir varlık gösterme ve kendimizi bir ulus, bir topluluk olarak görme yönünde güçlü bir irade bulunuyor. Ancak burada söz konusu olan yalnızca bir ulus-devlet olarak var olmak değil, gerçekten bir ulus olarak var olabilmek. Bu nedenle demokratik ulus kavramı çok güçlü bir perspektif sunabilir. Çünkü bu anlayış sayesinde şunu söyleyebiliriz: Evet, bir ulus olarak varlığımızı sürdürebiliriz. Ancak bunu asimilasyon olmadan, toplumu bölmeden ve bütün farklı toplulukları bu ulusun içerisinde kabul ederek gerçekleştirebiliriz. Çünkü biz şunu söylüyoruz: Her ulusta, her coğrafyada, tarihin bütün dönemlerinde farklı topluluklar bir arada yaşamıştır. Bu toplulukların hepsi aynı kimliğe ya da aynı kültüre sahip değildi. Aralarında her zaman kültürel ve kimliksel farklılıklar vardı. Bu topluluklar arasında diyalog da yaşanmış olabilir, çatışmalar da yaşanmış olabilir. Ancak bu, ulus-devletin gerçekleştirdiği türden bir asimilasyon değildi. Dolayısıyla demokratik ulus kavramıyla Fransa açısından da gerçekten önemli bir perspektif geliştirebiliriz. Fransa'da var olan bütün farklı toplulukların kendi topluluk olma bilincini ve aidiyet duygusunu geliştirmesinin önemini güçlü bir şekilde vurgulamamız gerekiyor. Çünkü biz bir ulus olabiliriz, ancak aynı zamanda bu ulusun içerisinde farklı topluluklar olarak varlığımızı da sürdürebiliriz.
 
*Yine Abdullah Öcalan'ın özgürlüğü yalnızca devlet karşısında kazanılan haklarla sınırlamayan, toplumun kendi yaşamını demokratik biçimde örgütlemesini esas alan yaklaşımını, bugün Avrupa'daki gençlik hareketlerinin arayışları açısından nasıl yorumluyorsunuz?
 
Demokratik modernite anlayışı ve toplumun kendi kendini örgütleme kapasitesini vurgulamak, bence ulus-devlet anlayışından gerçekten çok farklı. Avrupa'da ulus-devletin ortaya çıkışı da aynı zamanda sömürgeciliğin başlangıcıydı ve sömürgecilikle birlikte iç sömürgecilik de vardı. Bu yüzden ulus-devletin ulusun ve halkın kimliği olduğu düşüncesi çok derin ve eski bir şey. Bu nedenle Kürt özgürlük hareketinin paradigmasıyla birlikte devletten ve ‘biz devletiz’ fikrinden ayrılmamız gerekiyor. Devletten sürekli bir şeyler talep etmeyi bırakıp, zihnen ve fiilen devletin dışında bir şeyler inşa etmeye başlamamız gerekiyor. Bunun için de devletleri zayıflatmamız şart ve gösterilerle yaptığımız da aslında bu. Ama eksik olan öz-örgütlenmemiz ve hayatı örgütlememiz; hayatın devlet olmadan da mümkün olduğunu kabul etmek ve bunun üzerinden yaşamı kurmak. Yani bu gerçekten çok önemli.
 
Editörün notu: Eylemlere aktif olarak katılan öğrencilerin isimleri değiştirilmiştir. Öğrenciler, soruları birlikte yanıtlamıştır.