Savaşın diliyle barış konuşulur mu?
- 09:08 30 Ağustos 2026
- Medya Kritik
Derya Ceylan
HABER MERKEZİ - Savaşın ardından barışı konuşan medya, kaynaklarını ve habercilik alışkanlıklarını değiştirmediğinde çatışma döneminin bakışını da sürdürmüş oluyor. Oysa barış gazeteciliği, siyasi aktörlerin sözünün ötesine geçerek kadınların ve toplumun sesini haberin öznesi haline getirmeyi gerektiriyor.
Savaşın da barışın da bir dili vardır. Ancak bu dili sadece siyasetçiler kullanmıyor. Medya, kullandığı kavramlarla, başvurduğu kaynaklarla ve görünür kıldığı öznelerle toplumun yaşananları nasıl anlamlandıracağında önemli bir rol oynuyor. Bir çatışmayı “güvenlik” üzerinden ele almak ile tarihsel ve toplumsal nedenlerine dikkat çekerek anlatmak aynı haber değildir. Barışı sadece silahların susması üzerinden anlatmak ile toplumsal dönüşüm üzerinden görmek de aynı gazeteciliği ortaya koymuyor.
Savaş sürecinde kullanılan kavramlar ve habercilik refleksleri barış dönemine olduğu gibi taşındığında, haberin konusu değişse bile bakış açısı değişmeyebiliyor. Bir haberde “barış” kelimesinin geçmesi de o haberi kendiliğinden barış gazeteciliği yapmıyor. Asıl mesele, gazeteciliğin barıştan ne anladığı.
Barışı siyasetçiler arasında yürütülen bir müzakereyle sınırlı bir süreç olarak mı göreceğiz? Yoksa çatışmanın nedenlerini, yarattığı toplumsal sonuçları, adalet ve yüzleşme ihtiyacını, kadınların ve toplumun farklı kesimlerinin taleplerini de içine alan daha geniş bir süreç olarak mı ele alacağız?
Türkiye ve Kürdistan’da yeni bir dönemin tartışıldığı bugünlerde bu sorular medya açısından daha da önem kazanıyor. Çünkü siyasette yeni bir süreçten söz edilirken gazeteciliğin önünde de bir tercih duruyor: Çatışma döneminden kalan dili ve habercilik alışkanlıklarını sürdürmek ya da barışın toplumsal sesini duyabilecek başka bir gazetecilik dili kurmak.
Biz hangi süreçten söz ediyoruz?
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile başlayan süreç farklı kavramlarla tanımlanıyor. Abdullah Öcalan “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” ifadesini kullanırken, iktidar ve MHP süreci “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırıyor. Medyada ise bunların yanı sıra “İmralı Süreci”, “çözüm süreci” ve yalnızca “süreç” gibi ifadeler kullanılıyor. Bu farklılık yalnızca bir isim tercihi değil. “Terörsüz Türkiye” güvenlik ve silahsızlanmayı merkeze alırken, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” barış, demokratikleşme ve toplumsal dönüşümü öne çıkarıyor. Dolayısıyla kullanılan kavram, medyanın sürece hangi çerçeveden baktığına ilişkin de fikir veriyor. Ancak asıl tartışılması gereken sürece hangi adın verildiğinden çok, barışın nasıl haberleştirildiği.
Barış sadece silahların susması mı?
Hem yazılı hem de görsel medyada yer alan tartışmalara bakıldığında süreç büyük oranda silah bırakma, yasal düzenlemeler, devlet kurumlarının atacağı adımlar, siyasi partilerin açıklamaları ve güvenlik üzerine değerlendirmeler üzerinden ele alınıyor. Kısacası barış, devlet, siyaset ve güvenlik ekseninde haberleştiriliyor. Elbette silahların bırakılması bir barış sürecinin en önemli aşamalarından biri. Ancak barış bundan ibaret değil. Onlarca yıl süren savaşın toplumsal sonuçları var. Zorunlu göç, yaşamını yitirenler, cezaevleri, yoksulluk ve ekolojik tahribat savaşın bıraktığı sonuçlardan sadece birkaçı.
Barış konuşulacaksa bu sonuçların nasıl onarılacağı da gazeteciliğin soruları arasında yer almak zorunda. Fakat medyanın gündeminde çoğunlukla “Silahlar bırakıldı mı?”, “Yasal düzenleme ne zaman çıkacak?”, “Devlet hangi adımı atacak?” ve “Siyasi partiler ne diyor?” soruları bulunuyor. Peki toplum nasıl bir barış istiyor? Yıllarca devam eden savaşın yarattığı toplumsal sonuçlarla nasıl yüzleşilecek? Barış insanların yaşamında neyi değiştirecek? Birlikte yaşamın koşulları nasıl kurulacak? Bu soruların medyada ne kadar yer bulduğu, barışın nasıl anlaşıldığının da göstergesi.
Barışı kim konuşuyor?
Televizyon ekranlarında ve haberlerde süreç tartışılırken sözüne başvurulan isimlere bakmak, medyanın barışı nereden gördüğünü anlamanın başka bir yolu: Siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler, araştırmacılar, güvenlik ve dış politika uzmanları...
Peki savaşın sonuçlarını doğrudan yaşayanlar nerede? Yakınlarını kaybedenler, göç etmek zorunda bırakılanlar, yıllarca savaşın yaşandığı Kürdistan’da yaşayanlar, hak örgütleri, gençler, çocuklarla çalışan örgütler ve yıllardır barış talebini dile getirenler bu tartışmanın ne kadar içinde? Bu yalnızca bir temsil sorunu değil. Çünkü kimin konuştuğu, hangi soruların konuşulacağını da belirliyor. Barışı siyasetçiler ve bürokratlar konuştuğunda müzakere, yasa, güvenlik ve siyasi dengeler öne çıkıyor. Savaşın sonuçlarını yaşayanlar konuştuğunda ise bellek, adalet, kayıplar, göç, yoksulluk ve birlikte yaşama ilişkin başka sorular gündeme geliyor.
Kadınlar barışın neresinde?
Bu noktada medyanın kadınlara açtığı alan ayrıca sorgulanmalı. Zorunlu göç, yoksulluk, erkek şiddeti, cezaevleri, aile içi şiddet ve militarizmin yaşam üzerindeki etkileri kadınların hayatında çok katmanlı sonuçlar yarattı. Kadınlar aynı zamanda yıllardır barış talebinin en görünür toplumsal öznelerinden biri oldu. Barış Anneleri başta olmak üzere kadın örgütleri ve kadın hareketleri, savaşın sona ermesi ve demokratik çözüm talebiyle yıllardır sokakta, siyasette ve toplumsal mücadele alanlarında söz kuruyor. Ancak barışın konuşulduğu televizyon ekranlarına ve haberlerin kaynaklarına bakıldığında aynı görünürlükten söz etmek zor.
Kadınlar çoğu zaman açıklama yaptıklarında, yürüyüş düzenlediklerinde ya da eylem gerçekleştirdiklerinde haberin konusu oluyor. Sürecin ne anlama geldiğini, barışın nasıl kurulacağını ve toplumsal ihtiyaçların neler olduğunu tartışan asli özneler olarak ise aynı ölçüde söz sahibi değiller. Buradaki sorun ekranda kaç kadın olduğundan öte, kadınların barışın kurucu öznesi olarak görülüp görülmediği. Kadınlara nasıl bir barış istedikleri, savaşın yaşamlarında yarattığı sonuçların nasıl giderileceği ve barışın kalıcılaşması için hangi toplumsal dönüşümlere ihtiyaç olduğu sorulabilir.
Haber değişti, kaynak değişti mi?
Bugün yeni bir dönemden söz edilirken gazeteciliğin önündeki önemli sınavlardan biri de habercilik alışkanlıklarının değişip değişmediği. Haberin konusu savaştan barışa dönüşebilir. Ancak haberde konuşanlar ve sorulan sorular aynı kalıyorsa gazeteciliğin baktığı yer de değişmemiş olur. Savaşı siyasetçilerden ve güvenlik uzmanlarından dinleyen medya, bugün barışı da aynı kişilerden dinliyorsa burada sorgulanması gereken bir devamlılık var.
Barış gazeteciliğinin farkı tam da burada ortaya çıkıyor. Devletin hangi adımı attığı, Meclis’in ne yaptığı, siyasi partilerin ne söylediği ve sürecin hangi aşamada olduğu elbette takip edilir. Ancak bununla yetinilmez. Bir kurulun ne zaman toplandığını haberleştirirken o kurulun kararlarının insanların yaşamında neyi değiştireceği de sorulur. Yasal düzenleme aktarılırken kimleri kapsadığı, kimleri dışarıda bıraktığı araştırılır. Silahların bırakılması izlenirken savaşın yarattığı tahribatın nasıl giderileceği de gündeme getirilir. Çünkü barış gazeteciliğinin temel sorularından biri şudur: “Bu gelişme toplum için ne anlama geliyor?”
Asıl konuşulması gereken
Bugün medya açısından asıl sınav, sürece hangi adın verileceğinden daha büyük. Medya yalnızca barış sürecinde ne olduğunu mu anlatacak, yoksa nasıl bir barışın kurulmakta olduğunu da sorgulayacak mı? Kadınların, gençlerin, yakınlarını kaybedenlerin, göç etmek zorunda bırakılanların, hak örgütlerinin ve yıllardır barış talebiyle mücadele edenlerin sözü haberin merkezine girecek mi?
Çünkü barış, savaşın nedenleri ve yarattığı sonuçlarla yüzleşilen, toplumsal onarımın ve birlikte yaşamın koşullarının oluşturulduğu uzun bir süreç. Gazeteciliğin görevi de yalnızca müzakere masasını izlemek değil, o masanın etrafında görünmeyen toplumu görünür kılmak.
Bugün gazeteciliğin önündeki temel soru belki de şu: Barışın haberini yaparken kimin sesini duyuyor, kimin sesini dışarıda bırakıyoruz?







