Ortadoğu’da sosyalist mücadelelere dair

  • 09:02 13 Şubat 2026
  • Jineolojî
“Başkalarının değerini ölçü kabul eden bir anlayış, toplumdan kopuşun en temel nedenidir. Biçimsel bakış açısı sosyalist yapıları marjinalleştirmiş; bu da günümüzde yaşanan kırılmaların temelini oluşturmuştur.”
 
Gelawej Şarbajar 
 
Ortadoğu’da komünist ve sosyalist partilerin en radikal ve kitlesel oldukları süreç 1945’ten 1979’a kadar olan dönemi kapsamaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yoksulluk ve toplumsal fakirleşme kadar, aynı dönemde ortaya çıkan iki kutuplu dünya sistemi içinde emperyalizm ve işgale karşı gelişen ulusal kurtuluş mücadeleleri sosyalist yükselişi besleyen temel dinamiklerdir.
 
1980’lerden itibaren sosyalist ve komünist partilerde belirgin bir gerileme gözlenmiştir. Bu gerilemenin en önemli nedeni Sovyetler Birliği’nin ideolojik ve maddi olarak zayıflaması kadar, tüm dünyada yaygınlaşan neo-liberal politikaların sosyalist tahayyülü boğmasıdır. 1990’larla birlikte reel sosyalizmin yıkılışı, Ortadoğu’da siyasal İslamcı hareketlerin etkisini artırmıştır. Emperyalist politikalar, El Kaide, İhvan-ı Müslim, Hamas ve Hizbullah gibi örgütlerin önünü açarak, sosyalist partilerin yerine halk kitleleri içerisinde İslamcı örgütlenmeleri büyütmüştür. 20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalist modernitenin geliştirdiği bu strateji, 21. yüzyılda DAİŞ, El Nusra ve HTŞ gibi küresel cihadist hareketlerle derinleşmiştir.
 
Ortadoğu’daki sosyalist hareketlerin pratiğine baktığımızda, Kürt, Arap, Türk, Fars, Ermeni, Asuri-Süryani hemen hemen bölgenin bütün etnik kimliklerinin bu örgütlenmelere dahil olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde Müslüman, Yahudi, Hristiyan, Êzidi ve Kakai gibi inançlar da bu örgütlenmelerde yer almıştır. Bölgenin bütün etnik ve inanç kimliklerinden katılımın olduğu sosyalist partiler milliyetçi-devletçi-cinsiyetçi yaklaşımlarından dolayı yeterli mücadeleyi geliştirememiştir.
 
Bu hareketlerin çoğunda kadın ve erkek birlikte mücadele yürütmüş olsa da özgürlük ilkesi temelinde feodal zihniyetle radikal bir hesaplaşma geliştirilmemiştir. Feodal toplumun içsel dönüşümü sağlanamamış; burjuva özgürlük anlayışı taklit edilerek bireysel özgürlük idealine sıkışılmıştır. Bu, kolektif bir kişilik inşasını engelleyen ve örgütlü mücadeleyi zayıflatan bir eğilimdir. Örgüt kadroları çoğu zaman sadece yorum ve analiz üretmeye yönelmiş, toplumsal karşılıkları sınırlı kalmıştır. Sol yazarların büyük bölümü, bu başarısızlığı devletin sert baskılarına bağlamaktadır. Ayrıca emperyalizmin ‘yeşil kuşak’ adı  altında sosyalist mücadeleleri boğmak için bölgede etkin kılmak istediği siyasal İslamcı örgütlenmeleri de bu nedenler arasında sayabiliriz. Sosyalist mücadelelerin toplumda kara propaganda ile teşhir edilmesi de halkların sosyalizme bakışını etkileyerek olumsuz bir rol oynamıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ise sosyalist tahayyülün pratik düzlemde ciddi biçimde gerilemesine neden olmuştur.
 
Ortadoğu’da sosyalist hareketlerin şekilsel ve toplumsal değerlere yabancılığını en iyi anlatan örnek Sudan Sosyalist Parti Sekreteri Abdulxaliq Muhcip’in bir röportajında verdiği cevaptır. Muhcip, “Allah var mı, yok mu?” diye sorulan provakatif soruya “Allah var desem komünist partiler, yok desem bütün Sudan toplumu bana karşı olacak. Bu soruya cevap vermek istemiyorum” demiştir. Toplum adına hareket eden öncülerin toplumla arasındaki bu uçurum Ortadoğu’daki reel sosyalist yapıların özeti gibidir.
 
Devletçilik ve milliyetçilik krizi 
 
Sosyalist hareketlerde devlete bakış, Marks’ın “devlet ileri bir adımdır” görüşüyle şekillenmiştir. Bu nedenle sosyalist partilerin büyük çoğunluğunda devletin çözümlenmesi eksik kalmış, ulus-devlet aşaması bir gelişim göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, yalnızca devlet kurmakla sınırlı bir biçimde ele alınmış, böylece kurtuluş söylemi ulus-devletçilik ile özdeşleştirilmiştir. Marksist geleneğin devleti olumlayan yaklaşımı enternasyonalizm söylemi ile çelişmiştir; “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” çağrısı yapılırken, devlet varlık, bağımsızlık ve eşitliğin temeli olarak sunulmuştur. Bu düşünce yapısı, devleti olmayan ulusların küçümsenmesine ve yok sayılmasına neden olmuştur. Irak Komünist Partisi’nde Kürtlerle birlikte mücadele yürütülmesine rağmen, bir süre sonra Kürtlerin varlığı yok sayılmıştır. İran’da da benzer şekilde Farslar ve Kürtler ortak mücadele vermelerine rağmen, Kürtler ve diğer etnik kimlikler dışlanmıştır.
 
Materyalist tarih anlayışında hâkim olan tez, tarihsel sürecin düz ilerlemeci olduğu yönündedir. Bu yaklaşımda, her değişim bir gelişme olarak ele alınır; her sistem bir öncekinden daha ileri görülür. Her dönem, bir önceki dönemi yok ederek kendini ikame eder. Böylece tarihin sürekliliği ilkesi göz ardı edilir; toplumsal gelişim Newtoncu kanunlar gibi çizgisel ve determinist bir biçimde tanımlanır. Fakat insanlık tarihi bize göstermiştir ki ilkel, köleci, feodal ve kapitalist olarak tanımlanan sistemlerin sıralanışı, ilerlemeci şemaya sığmayan çok katmanlı bir örgüye sahiptir. Ortaya çıkan veriler, ilk çağların kimi toplumsal örgütlenmelerinin son çağlardan daha bütüncül, daha eşitlikçi ve daha özgürlükçü bir sistem taşıdığını kanıtlamaktadır. Sosyalizmin doğaya ve kadına yaklaşımı açısından bakıldığında; birçok ilkel toplulukta var olan ortak üretim, ortak mülkiyet ve cinsler arası dengeli iş bölümü, modern kapitalist sistemden daha ileri bir toplumsal ahlak örüntüsü sunmaktadır.
Arap Baharı bu açıdan çarpıcı bir örnek sunmaktadır. 2010 yılında Ortadoğu’da gelişen serhildanlar sonrasında birçok iktidar yıkılmıştır; ancak yerlerine gelen hükümetler, öncekilerden daha gerici sistemler inşa etmişlerdir. Tunus, Libya ve Mısır’da halk hareketleri sonrasında kurulan yönetimler, halk devrimlerinin taleplerinden uzaklaşmıştır. Tunus’ta Arap Baharı öncesinde çok eşlilik yasal olarak yasakken, 2011’den sonra İhvan-ı Müslim iktidarının politikalarıyla çok eşlilik kanunlarla meşrulaştırılmıştır. Libya’da Kaddafi döneminde herkesin bir evi varken, kimse kiracı değilken; bugün binlerce insan barınama hakkından mahrum kalmaktadır. 1979’da İran’da halklar devrim yapmış, toplumun tüm renkleri bu sürece dahil olmuştur; ancak devrim kısa sürede çalınmış ve İran İslam Cumhuriyeti, daha geri bir yönetim biçimi olarak ikame edilmiştir.
 
Abdullah Öcalan yeni paradigmasında bu eleştiriyi dikkate alarak, “Tarihin seyri helezoniktir” demiştir. Doğrusal ilerlemeye dayalı klasik sol tarih anlayışının dışına çıkarak devrimci öznenin rolünü ön plana almış, özellikle Rojava Kürdistanı’nda yürütülen mücadeleyi kadın devrimi olarak değerlendirmiştir.
 
Oryantalist bakış açısı 
 
Ortadoğu’daki sosyalist hareketlerin en temel sorunlarından biri, oryantalist bakış açısıyla doğuya yaklaşmalarıdır. Batı merkezli sosyalist teori, doğuya dair tüm değerleri küçümsemiş; batı değerlerini yüceltmiş ve proje geliştiricisi konumuna yerleşmiştir. Bu, yerel toplumsallığı dışlayan bir ilişkilenme biçimidir. Engels, “Ortadoğu toplumları tarihsiz halklardır.” derken, Marks Hindistan’ın İngilizler tarafından işgalinin olumlu bir gelişme olduğunu savunmuş, İngiltere’nin ileri bir medeniyet olduğunu, bu işgalin Hindistan’ı geliştireceğini söylemiştir. Lenin’in 1920’lerde Kürtlere dair belirlemesi ise çarpıcıdır. “Kürtler geri bir halktır; Türklerin denetiminde olmaları onları geliştirir.” 
 
Reel sosyalizmin temel tezlerinden biri, feodalizmden kapitalizme geçmeden sosyalizme geçilemeyeceğidir. Bu, çok sakat bir düşüncedir; çünkü Ortadoğu insanlığın tüm kazanımlarının ve düşünsel üretimlerinin doğduğu coğrafyadır. Mezopotamya’nın kültürel ve zihinsel mirası, kendi devrimini kendi kökleri üzerinden yeniden inşa etme potansiyeline sahiptir. Gerçek sosyalizm, bu topraklarda ve bu öz üzerinden yeşerebilir.
 
Teori ve pratik arasındaki uçurum 
 
Ortadoğu’daki sosyalist partilerde teoriyi anlamak ve uygulamak konusunda ciddi eksiklikler mevcuttur. Sosyalist ölçüler toplumda dogmatizm üretmiş; soyut fikirler pratikle kurulamamış, fikir düzeyinde üsttenci kalınmıştır. Teori büyük ütopyalar üretmiş fakat pratikleştirme çabası zayıf kalmış; sonuç olarak kişilikte sosyalist düşünce somutlaşamamıştır. Sloganlara dayalı biçimci yaklaşım yaygınlaşmış; bu da “dilde sosyalizm, biçimde sosyalizm, kişilikte sosyalist olmama” çelişkisini doğurmuştur. Ortadoğu sosyalist hareketlerinin sınıf karakteri büyük oranda küçük burjuva çizgide şekillenmiştir. Bu da teoride radikal söylemlerle, pratikte liberal davranışlar arasında bir yarılmaya yol açmıştır. Kişilikte somutlaşmayan sosyalizm, zamanla inançsızlık ve mücadeleye olan bağlılığın kopmasına neden olmuştur.
 
Dogmatizm ve şekilcilik krizi 
 
Dogmatik kalıplarla ele alınan sosyalist düşünce, pratikte parçalanma üretmiştir. Sovyet reel sosyalizminin etkisiyle biçimlenen düşünce biçimleri ve uygulamaları, Ortadoğu’ya özgün biçimde uyarlanmak yerine şekilsel kalıplar hâlinde alınmıştır. Bu nedenle “Rusya’da yağmur yağarsa, Ortadoğu’da şemsiye açılır” gibi bağımlı bir yaklaşım gelişmiştir. Komünist partilerin çoğunluğu Sovyetler Birliği’ne bağımlı çalışmış; kendi özgün iç dinamiklerini geliştirememiştir. Aynı zamanda Avrupa’yı ve Amerika’yı “gelişmiş” ve “büyük” gören bir zihniyet, kendi coğrafyasını küçümseyen bir öz algı yaratmıştır. Bu yaklaşımlar, öz güce ve yerel toplumsal dinamiklere güvenmemeyi doğurmuş; hegemon devletlere yaslanan siyasal tutumlar sosyalist yapıları zayıflatmıştır.
 
Din, inanç, kültür ve ahlak gibi toplumun taşıyıcı sütunları sosyalist yapılarda topyekûn reddedilmiş; bu da halkın değer sisteminden kopmayı beraberinde getirmiştir. Başkalarının değerini ölçü kabul eden bir anlayış, toplumdan kopuşun en temel nedenidir. Biçimsel bakış açısı sosyalist yapıları marjinalleştirmiş; bu da günümüzde yaşanan kırılmaların temelini oluşturmuştur.
 
Not: Yazının devamı “Kadın Özgürlük Sorununa Yaklaşım” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır. 
 
Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Demokratik Toplum Sosyalizmi” dosya konulu 35. Sayısından kısaltılarak alınmıştır. 
 
Soranice’den Çeviren: Çeviri Komünü