Özgürlüğün Tohumları (4)

  • 09:01 7 Haziran 2024
  • Jıneolojî Tartışmaları
 
"Zafer mümkündür, ama bunun için cesaret gereklidir. Daha sınıflı topluma girerken köleleştirilen, koyu feodal baskı altında insanca yaşamdan kopartılan, kendi geleceği üzerinde söz hakkı olmadığından alınıp satılan, ufku bin türlü dertlerle karartılan Kürdistan kadınları!”
 
Zilan Narin
 
Ulusal kurtuluş mücadelesi ile kadın özgürlüğü arasındaki bağı derinliğine ele aldığımız zaman, cins bilincinin gelişmesinin önündeki en büyük engelin sömürgeciliğin sonucu olan kendine yabancılaşma olduğu görülebilir. Kadın ulusal-toplumsal gerçekliği tanıdığı oranda kendini tanımaya başlamış, kendi gerçekliğine yönelmiştir. Sömürgeciliğe yönelmek, özgürleşmeye atılan adımların itici gücü olmuştur.
 
Burada bir parantez açıp özellikle anaların adeta hisleri, sezgileri ile tarihsel bir sorumluluğun yerine getirilmesi için ellerinden ne geliyorsa fedakarca, korkusuzca yapmalarının önemine işaret etmek gerekiyor. Çünkü sömürge kişiliğinin yıkılmasında korku duvarının aşılması en önemli eşiktir. Örneğin Fis Köyü'nde kuruluş kongresinin yapıldığı evin sahibi İsmet Zoğurlu’nun “Me tiştek ne dizani bû. Min ji dilê xwe ve digo; ew a eyni meseleya Şêx Seîd e. Wan a dîsa serî rakirine!” (İsmet Zoğurli’nin anlatımı: Ateşten Tarih Belgeseli) ifadeleriyle dile getirdiği gibi bir şey bilmeseler bile, sonuna kadar kucak açmışlardı. Betona gömülmüş direniş hafızası canlanıyor, yapılmak istenenin zerrecikleri ortadayken, iradenin büyüklüğü bu hafıza ile hissediliyor. Özellikle analarla gönül bağı, güven bağı böyle oluştukça, toplumsal dönüşüm adım adım hazırlanıyor. Kızların mücadeleye katılması, genç erkeklerin mücadeleye katılması, zindanda tutuklunun olması aileler için bir gurur kaynağı haline geliyor.
 
12 Eylül sonrası kadın örgütlerinin toparlanamama nedenleri
 
Ancak, geri geleneksel aile kalıplarını aşmak başlı başına bir mücadele alanıdır. Kadınların evden çıkmasının önkoşulları yaratılmadıkça sadece mücadeleye katılmaya istekli olmalarının yeterli olmadığını aynı yıllarda Diyarbakır’da kurulan DDKAD’ın yöneticilerinden Rahime Kesici’nin anlatımlarından da görebiliriz. Yürüttükleri folklor, anadil eğitimi gibi farklı kurs çalışmalarında esas amaçlarının kadınların aile dışına çıkabilecekleri bir alan yaratarak, kendi ayakları üzerinde dik durmalarını, kendilerine güvenmelerini sağlamak olduğunu belirtiyor Rahime. Kadın derneğinin avantajını, “derneğe gidiyoruz kurs görüyoruz, kadın kadınayız, aileler rahat yaklaşıyordu böyle olunca” diye izah eden Rahime, 12 Eylül sürecinde zindana düşen kadınlara kuşkuyla, “kirlenmiş” gözüyle yaklaşılmasını, 70’lerin devrimcilerinin 1980’lerde “kadının yeri evidir” noktasına dönmelerini, 12 Eylül darbesinden sonra kadın örgütlenmelerinin toparlanamamasının nedenleri olarak sıralıyor(<https://en.bellekmuzesi.org/oralhistory/rahime-kesici-karakas/>).
 
Aile kurumu ve geri geleneksel yaklaşımlar
 
Aynı dönemde siyasallaşan bir başka kadın Sakine Cansız da aile kurumu ve geri geleneksel yaklaşımların hem kadınları mücadeleye sevk eden ama hem de kadınların mücadeleye katılmasını zorlaştıran en önemli unsurlar olduğunu belirtiyor anılarında. Aileden çıkışın tek yolu evliliktir. Bu yüzden olsa gerek devrimci hareketler içerisinde en fazla, zaten bir şekilde aileden dışarı çıkma kanallarını oluşturmuş, öğretmen-öğrenci kesimi yer alıyor. Özellikle kadınlar açısından bu durumu sadece “Kürtlük bilinci, sosyalizm bilinci daha keskin, arayışları daha gelişkin aydın kesim katılıyor.” olarak ele almak yetersiz olacaktır. Maddi koşullar belirleyici oluyor yani. Şöyle analiz ediyor kendi durumunu Sakine Cansız:
 
"Bunlar kadının devrimle bağ kurmasının ilk ciddi sancılarıydı. Genelde birçok ulusal kurtuluş mücadele pratiğinde öne çıkmış bazı militan kadınlar, Türkiye’de 12 Mart dönemlerinde düşmanın baskı ve işkencelerine maruz kalmış ilerici-devrimci kadınlar ve özellikle de Kürdistan’da onurlu bir Kürt kadını olarak adından çok etkilendiğim Leyla Kasım örneklerine ilgim bu çatışma ve çelişki ortamında manevi bir güç olmaları dar ve yüzeysel de olsa kadın sorununu tartışmada itici güç oluyordu. Çeşitli toplantı ve seminerlerde kadının devrimdeki yeri ve rolünün tartışılması, bu yönlü araştırmalar biraz da aile bakılarının dayatmalarından kaynaklanıyordu. Bu noktada zorlu ve fedakar çabanın sahibi olmak gerekliliği daha iyi anlaşılıyordu. Yani yaşamın kendisi kadın gerçekliğini tanımaya öğrenmeye zorluyordu. Aile ilişkileri devrimcileşmeyi direkt etkilediği oranda bu sorunun önemi daha iyi açığa çıkıyordu. Ve tartışma daha çok bu noktada yoğunlaşıyordu. Aileyle olan bu çatışma da eşitsiz koşullarda gelişiyordu. Çünkü devrimcileşmek henüz çok zayıf, donanımsız bir konumla, kurulu bir düzene, onun ailedeki temsiline kafa tutuyorsun… Anne kesin olarak devrimcileşmemi istemiyor ve arkadaşlarla ilişkilerime engel koyuyordu. Ben de devrimcileşmede ısrarlıydım. Bu durumda aileyle bağları kopararak ayrıldım(Sakine Cansız, 25/05/1993 tarihli raporu.)”
 
Kadınlar için kurtuluş manifestosu
 
“Kürdistan Devrimcileri”nin kadın sorununa yaklaşımı, başından itibaren Marksist-Leninist çizgi çerçevesinde olmuştur. Ancak bir özgünlüğü vardır. Özgünlüğünü Kürt ailesinin, Kürt kadın ve erkeğinin somut tahlilinin çok güçlü bir şekilde yapmış ve bunu söylem-eylem düzeyine taşırmış olmalarından alıyor. Her şeyden öte, kadınlara aile dışında gidebilecekleri, diğer örgütlerin göstermediği bir adres gösteriyor. Derneklere, dikiş-nakış gibi kurslara gitmek, toplumsal ve bireysel kurtuluşun maddi zemini oluşturmak için yeterli değildir. Bunun için “kopuş” şarttır. Sakine Cansız’ın yukarıdaki anlatımları, bu "kopuş"un zaruriliğini ortaya koyuyor. İşte yeni partileşen “Kürdistan Devrimcileri”nin kadınları çeken çağrısı bu “kopuş” şartı ve kapısıdır. Şöyle çağrıda bulunulmaktadır kadınlara kuruluş manifestosunda:
 
"Zafer mümkündür, ama bunun için cesaret gereklidir. Daha sınıflı topluma girerken köleleştirilen, koyu feodal baskı altında insanca yaşamdan kopartılan, kendi geleceği üzerinde söz hakkı olmadığından alınıp satılan, ufku bin türlü dertlerle karartılan Kürdistan kadınları! Bu baskılardan kurtulmak, aydın ve özgür bir kişiliğe kavuşmak, kendinizin ve toplumun geleceği üzerinde söz sahibi olmak en az sizin kadar özgürlüğe susamış olan Kürdistan’ı bağımsız ve demokratik bir ülke haline getirmek için […] mücadeleye katılmalıyız (Sakine Cansız, "Manifesto, Kürdistan Devriminin Yolu”)”
 
Mücadeleye katılan kadınların sayısı hızla artış gösterir
 
Hareketin halk içinde saygınlık kazanması, samimiyetini ve fedailiğini ispat etmesi, kabul görmesi, kitleselleşmesi kadınlar için “kopuş”un ve katılımın maddi koşullarını oluşturmuştur. Bu yüzden 80’lerin sonunda artık, aile sınırlarından çıkarak mücadeleye katılan kadınların sayısı hızla artış gösterir. 1987 yılında yayınlanan “Kürdistan’da Kadın ve Aile Sorunu” çözümlemelerinde, Parti içinde bu soruna yaklaşımın vardığı nokta şöyle ifade edilir:
 
"Dikkat edilirse şimdiye kadar parti saflarında, ayrıca bir kadın-erkek ilişkisinin, kadının özgürlük faaliyetimizinde nasıl gelişmesi gerektiği konusunda ayrı bir çalışma geliştirmedik. Ama bu, kadın sorununa ilişkin yaman bir mücadele vermediğimiz anlamına gelmez. Partimizin verdiği en yaman mücadelelerden birisi de genelde aile, özelde ise kadının parti saflarında yaşatılıp yaşatılamayacağı sorunudur. Küçük bir örneğin parti saflarına alınması, yaşatılmasıyla toplum içinde geniş¸ kadın özgürlük hareketinin gelişmesi arasında sıkı bir ilişkinin olduğu açıktır (Abdullah Öcalan).”
 
Geri anlayışlar özgürlükteki ısrarı engelleyemedi
 
Kadın katılımı açısından kitleselleşmenin yaşandığı, kadınların yoğun katıldığı, öncülük yaptığı Serhildanlarla başlayan 1990’ların arkasında böylesi bir kopuş sürecinin sancıları vardır. Toplum içindeki geri anlayışlarla parti safları içindeki geri anlayışların örtüşmesi, kadınların özgürlük yürüyüşünde ısrarını engelleyememiştir. 1990’lar süreci, kadınların bu ısrarına denk örgütsel formların geliştirildiği, ideolojik sıçramaların yaşandığı yıllar olmuştur. 1990’larda mücadelenin kitleselleşmesinde, serhildan henüz kadın örgütlülüğün özgün karakteri öne çıkmamışken bile kadınların etki düzeylerini görmek mümkün. 1991 genel seçimlerinde Dersim’de en yüksek oyu alan ama mazbatası verilmeyen Aysel Doğan, Diyarbakır’dan milletvekili seçilen ama Kürtçe yemin ettiği için tutuklanan Leyla Zana, dönemin bu karakterini yansıtan örnek isimlerden. (https://www.kurdarastirmalari.com/yazi-detay-legal-k-rt-siyasetinin-ki-yemini-1991-2015-aras-nda-bir-k-rt-kad-n-leyla-zana-61) Toplumsal alanda oluşan Yurtsever Kadınlar Derneği, Bağımsız Kürt Kadınlar Grubu gibi örgütlenmeler, Roza, Jûjîn, Jin û Jiyan, Hêviya Jinê gibi dergiler bu kitleselleşmenin ve toplumsallaşmanın farklı yansımaları olmuştur.
 
Kadının özgürlük ilkesi genel ilke haline geldi
 
1990’lar ve 2000’li yıllar boyunca, özgün birliklerden, partileşmeye, derneklerden çatı örgütlerine, kadın kotasından eşit temsiliyet ve eşbaşkanlığa doğru konfederal sistem ekseninde evrenselleşmeye doğru zor ve sancılı ama bir o kadar da değiştirip dönüştüren bir mücadelenin içinde olmuştur kadınlar. Kadın Kurtuluş İdeolojisi yaşama sirayet ettikçe, mevcut toplum-aile-erkek güçlü bir sorgulamadan geçirilmiş, kadının özgürlük ilkesi genel ilke haline gelmiştir. Kadınlar toplumsal sözleşmelerini oluşturma adımlarını Rojava kadın devrimiyle yeni bir zirveye ulaştırmıştır. Bugün bu uzun tarihin panaromasını bir cümleyle ifade edecek olursak; özgürlüğün tohumları kök salmış, dallanmış, meyveye durmuştur. Devran dönmüş, kadınların sessizliği, çaresiz isyanları zindanların, sokakların ve dağların yakıcı gerçekliği içinde pişerek bir halkın özgürlük mücadelesinin itici gücüne dönüşmüştür. Musa Anter’in “herhalde ve maşallah” dediği müjdenin öznesi kadınların kendisidir artık. 
 
Bu yazı, Jineolojî Dergisinin “BAKUR” dosya konulu 29. sayısından kısaltılarak alınmıştır.