38 yıl geçti, izleri duruyor: Halepçe Katliamı

  • 09:05 15 Mart 2026
  • Güncel
Derya Ceylan
 
HABER MERKEZİ – Halepçe’de 16 Mart 1988’de gerçekleştirilen kimyasal saldırının üzerinden 38 yıl geçerken, çoğu kadın ve çocuk binlerce Kürdün katledildiği saldırının en derin izi kadınların bedeninde, yaşamında ve hafızasında kaldı.
 
Güney Kürdistan’ın Halepçe kenti, 16 Mart 1988’de Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak Baas rejiminin kimyasal silah saldırısıyla hedef alındı. İran-Irak Savaşı sırasında gerçekleşen saldırı, 1986-1988 yılları arasında Kürtlere dönük yürütülen Enfal saldırılarının en ağır ve en görünür halkalarından biri olarak tarihe geçti. “Kanlı Cuma” olarak da anılan bu saldırı, Kürt halkına dönük imha siyasetinin sembollerinden biri oldu.
 
Birleşmiş Milletler tarafından yürütülen tıbbi incelemelerde saldırıda hardal gazı ile türü tam olarak tespit edilemeyen bir sinir ajanının kullanıldığı saptandı. Halepçe’de 3 bin 200 ila 5 bin arasında kişinin yaşamını yitirdiği, 7 bin ila 10 bin arasında kişinin yaralandığı belirtiliyor. Yaşamını yitirenlerin önemli bölümünü özellikle kadınlar ve çocuklar oluşturuyordu. Bu yönüyle Halepçe, Kürt halkına dönük en büyük kimyasal saldırılardan biri olarak kayda geçti.
 
Enfal’in en ağır halkalarından biri
 
Halepçe saldırısı, Saddam Hüseyin rejiminin Kürtlere karşı yürüttüğü Enfal saldırılarının bir parçasıydı. Saddam Hüseyin iktidarının ilk yıllarında Kürtlerle kurduğu ilişkide dönemsel farklılıklar görülse de İran-Irak Savaşı ile birlikte bu çizgi sertleşti. Kürdistan Yurtseverler Birliği ve Kürdistan Demokrat Partisi’nin savaş sürecinde İran ile kurduğu ilişkiler, Baas rejiminin Kürt halkına dönük baskı ve şiddet siyasetini daha da derinleştirdi. 1980’li yılların ortasından itibaren Güney Kürdistan’da yürütülen askeri operasyonlar, köylerin boşaltılması, zorunlu göç ve toplu katliamlarla sürdü.
 
1987’de Saddam Hüseyin’in kuzeni Ali Hasan el-Mecid’in Enfal operasyonlarının başına getirilmesiyle bu saldırılar daha da sistematik hale geldi. Batı basınında “Kimyasal Ali” olarak anılan Ali Hasan el-Mecid’in adı, Kürtlere yönelik kimyasal saldırılarla özdeşleşti. Halepçe’ye dönük saldırı da bu imha konseptinin en görünür ve en ağır aşamalarından biri oldu.
 
Kadınlar yaşamın içinden hedef alındı
 
Halepçe’ye dönük saldırı cephede değil, yaşamın tam ortasında gerçekleşti. Evlerinde olan kadınlar, çocuklarına bakan anneler, yaşlılar ve kaçmaya çalışan aileler doğrudan kimyasal gazların hedefi oldu. Evler, sokaklar, avlular ve yaşam alanları bir anda ölüm mekânına dönüştü. Bu nedenle Halepçe yalnızca bir savaş saldırısı değil; Kürtlerin hedef alındığı bir katliam olarak hafızaya kazındı.
 
Katliamın ardından geriye en çok kadınların taşıdığı bir yıkım kaldı. Çocuklarını korumaya çalışırken yaşamını yitiren kadınlar, ailesini kaybeden kadınlar, saldırıdan kurtulsa da yıllarca solunum yolu hastalıkları, görme kaybı, kanser, düşükler ve doğum anomalileriyle yaşamak zorunda kalanlar… Halepçe, kadınlar açısından yalnızca bir an değil, kuşaklara yayılan toplumsal bir yaraya dönüştü. Kimyasal saldırının etkileri yıllar sonra dahi sürdü; bölgede yeni doğanlardaki ölüm, kalp ve akciğer hastalıkları ile kalıcı sağlık sorunlarında artış yaşandığına dair çok sayıda çalışma ve tanıklık kayda geçti.
 
Bombardıman ve tanıklıklar
 
Saldırı günü Halepçe’ye yoğun hava bombardımanı düzenlendi. Tanıklıklara göre kent üzerinde farklı renklerde gaz bulutları oluştu; kısa aralıklarla çok sayıda bombardıman gerçekleşti. Saldırıdan kurtulanların anlatımlarında yoğun bir “elma kokusu” dikkat çekerken, saldırıya uğrayanlarda ani bayılma, kusma, körlük ve nefes darlığı gibi belirtiler görüldü. Bölgedeki tanıklıklar, yalnızca insanların değil hayvanların da topluca yaşamını yitirdiğini gösterdi.
 
Bu tablo, kimyasal saldırının yaşamın tüm dokusunu hedef aldığını ortaya koydu. Halepçe’de katliam yalnızca insan bedenlerinde değil; evlerin, sokakların ve kentin hafızasında da kaldı.
 
Dönemin basını Halepçe’yi ‘ölüm bulutu’ olarak gördü
 
Halepçe katliamı dünya kamuoyuna büyük ölçüde dönemin saha görüntüleri, fotoğrafları ve basın haberleriyle taşındı. İran basını saldırı sonrasında çekilen fotoğrafları uluslararası kamuoyuyla paylaşırken, bölgeye giden gazeteciler kentte hayatın adeta durduğunu aktardı. Los Angeles Times’ın 24 Mart 1988 tarihli haberinde Halepçe’deki manzara “ölüm bulutu” sözleriyle tarif edildi; sokaklarda, avlularda ve evlerin çevresinde kadın, çocuk ve yaşlıların cenazelerinin bulunduğu kaydedildi. Haberde, bir ailenin yemek yerken topluca yaşamını yitirdiği, insanların kaçmaya fırsat bulamadan yaşamını yitirdiği anlatıldı.
 
Katliamı yerinde gören gazetecilerden bazıları, Halepçe’yi “hayatın donduğu bir kent” olarak tarif etti. Bu yönüyle dönemin uluslararası basını, Halepçe’yi yalnızca askeri bir çatışma sahası olarak değil, sivillerin topluca hedef alındığı bir kimyasal saldırı olarak gördü.
 
Hakikat uzun süre bulanıklaştırıldı
 
Ancak dönemin uluslararası basınında ve diplomatik çevrelerinde tek çizgi bu değildi. İlk günlerde bazı haberler İran’ın açıklamalarına dayanarak saldırıyı doğrudan Irak’a bağlarken, bazı devletler ve yayınlar fail konusunda “belirsizlik” dili kullandı. Irak hükümeti bir süre sessiz kaldıktan sonra saldırının sorumluluğunu İran’a yüklemeye çalıştı. ABD ve İngiltere başta olmak üzere bazı Batılı çevrelerin de o dönemde bu muğlak dili beslediği görüldü.
 
Washington Post’un 23 Mart 1988 tarihli haberinde ABD yönetiminin Irak’ın kimyasal silah kullandığını kınadığı aktarılırken, aynı haberde İran’ın da kullanmış olabileceği yönündeki resmi söyleme yer verildi. Böylece Halepçe, gözler önünde yaşanmış bir katliam olmasına rağmen bir süre uluslararası diplomasi ve medya dili içinde tartışmalı hale getirildi. Sonraki yıllarda Human Rights Watch’un araştırmaları ve açığa çıkan belgeler ise saldırının Irak Baas rejiminin Kürtlere dönük imha siyasetinin bir parçası olduğunu açık biçimde ortaya koydu.
 
Uluslararası tepki cılız kaldı
 
Halepçe sonrası uluslararası tepki güçlü, açık ve yaptırıma dönüşen bir çizgi izlemedi. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin görevlendirdiği heyetin 25 Nisan 1988 tarihli raporu, bölgede kimyasal silah kullanımına dair bulgular ortaya koydu; raporda hardal gazı ve sinir ajanı kullanımına ilişkin saptamalar yer aldı. Ancak raporun dili, failin açık biçimde mahkûm edilmesini sağlayacak sertlikte kurulmadı. Bu durum, Halepçe’de işlenen suçun uluslararası düzeyde hızla cezalandırılmasının önünü açmak yerine siyasal muğlaklığı sürdürdü.
 
Bu nedenle Halepçe, yalnızca Saddam Hüseyin rejiminin kimyasal katliamıyla değil, büyük güçlerin hakikati bulanıklaştıran ve geç tepki veren siyasetiyle de anılıyor.
 
Soykırım ve insanlığa karşı suç olarak tanındı
 
Sonraki yıllarda Halepçe, yalnızca bir savaş suçu değil, Kürt halkına dönük sistematik imha siyasetinin parçası olarak da ele alındı. Irak Yüksek Ceza Mahkemesi, 1 Mart 2010 tarihinde Halepçe Katliamı’nı soykırım olarak tanıdı. Bazı ülkelerde parlamentolar saldırıyı insanlığa karşı suç olarak tanımlayıp kınadı. Böylece Halepçe, uluslararası hukuk ve siyasi hafıza açısından da Kürtlere dönük en ağır suç başlıklarından biri olarak kayda geçti.
 
Irak’ta işgal sonrası yapılan yargılamalarda Saddam Hüseyin, Halepçe’den doğrudan hüküm giymese de Baas rejiminin katliam siyaseti nedeniyle yargılandı. Halepçe saldırısının baş sorumlularından biri olarak görülen Ali Hasan el-Mecid ise yargılandı ve idam edildi. Böylece Halepçe dosyası, gecikmeli de olsa uluslararası ve bölgesel hukukta karşılık bulan bir suç başlığına dönüştü.
 
Enfal’in kadınlarda bıraktığı toplumsal yara
 
Human Rights Watch’un Enfal raporu, 1988’de yürütülen imha siyasetinin yalnızca savaşan güçleri değil, köyleri, aileleri ve sivil Kürt nüfusu hedef aldığını ortaya koyuyor. Bu tablonun en ağır yükünü ise yine kadınlar taşıdı. Çünkü savaş ve kimyasal saldırı, kadınları bir yandan doğrudan ölümle yüz yüze getirirken, diğer yandan hayatta kalan kadınlar yasla, hastalıkla, parçalanan yaşamı yeniden kurma çabasıyla ve ailesini yitiren çocuklarla birlikte yaşamı sürdürme sorumluluğuyla hareket etti.
 
Halepçe bu nedenle yalnızca bir katliamın adı değil; toplumsal enkazın da adı oldu.
 
Hafızadaki yara kapanmadı
 
Aradan 38 yıl geçmesine rağmen Halepçe kapanmış bir başlık değil. Çünkü hedef alınan yalnızca bir kent değildi; bir halkın hafızası, kadınların yaşamı ve toplumsal gelecek de hedef alındı. Bugün Halepçe anmalarında öne çıkan adalet, hakikat ve yüzleşme talebi de buradan doğuyor. Kürtler açısından Halepçe, savaş politikalarının, devlet şiddetinin ve uluslararası sessizliğin birlikte nasıl bir yıkım ürettiğinin en çıplak örneklerinden biri olarak yaşamaya devam ediyor.