Çocuklar için değil sistem için işleyen düzen (3)
- 09:01 17 Nisan 2026
- Dosya
Psikoterapist Zeynep Çukadar: Koruyucu ve önleyici hizmet modeli yok
Rojin Abay
İSTANBUL - Psikoterapist Zeynep Çukadar, çocukların şiddet, cinsel saldırı, sömürü ve cezasızlık politikaları karşısında güvencesiz bırakıldığını vurgulayarak, çocukların suça sürüklenmesinin bireysel değil, toplumsal ve yapısal sorunların sonucu olduğunu ifade etti.
Türkiye ve Kürdistan kentlerinde çocuklara yönelik şiddet, cinsel saldırı, ihmal ve çocukların suça sürüklenmesi vakalarında yaşanan artış, çocuk hakları ihlallerinin giderek daha görünür ve derin bir hale geldiğini ortaya koyuyor. Çocukların korunması gereken alanlarda dahi güvencesiz bırakılması; yoksulluk, göç, savaş politikaları, eğitim ve sosyal hizmet mekanizmalarındaki yetersizlikler ile cezasızlık uygulamalarıyla daha da ağırlaşıyor. Uzmanlar, çocukların maruz bırakıldığı her türlü şiddetin ve suça sürüklenme halinin bireysel değil, doğrudan toplumsal ve yapısal sorunların sonucu olduğuna dikkat çekiyor.
Dosyamızın üçüncü bölümünde, çocuklara yönelik şiddet, cinsel saldırı ve ihmalin çocukların ruhsal dünyasında yarattığı etkileri; travma, güvensizlik, suçluluk ve yalnızlaşma üzerinden ele alıyoruz. Aynı zamanda çocukların suça sürüklenmesinin arka planında yer alan aile içi şiddeti, yoksulluğu, göçü, savaşın etkilerini ve koruyucu-önleyici sosyal politikaların eksikliğini Psikoterapist Zeynep Çukadar’ın değerlendirmeleriyle inceliyoruz.
“MESEM’lerde herhangi bir denetim mekanizması işletilmediği için çocuklar sistemle baş başa bırakılmakta ve bir anlamda oradaki kişilerin vicdanına terk edilmektedir.”
*Şiddet, sömürü, taciz ve tecavüz çocuk psikolojisini nasıl etkiliyor? Ne tür kalıcı etkiler oluşuyor? Bu durumda çocuklarda en sık görülen travmalar neler?
Son süreçlerde 78’e yakın çocuk yaşamını yitirdi. Buradaki en önemli nedenlerden bir tanesi, MESEM’lerde ciddi bir denetim eksikliğinin olmasıdır. MESEM’lerde herhangi bir denetim mekanizması işletilmediği için çocuklar sistemle baş başa bırakılmakta ve bir anlamda oradaki kişilerin vicdanına terk edilmektedir. MESEM bünyesindeki ihmallerin dışında, çocuk istismarı, cinsel istismar veya taciz durumları da çocukların ruh sağlığı üzerinde çok ciddi etkiler yaratmaktadır. Bu durumu, çocuğun ruhsal dünyasına atılmış bir atom bombası gibi düşünebilirsiniz. Bu yıkıcı etki sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de geçerlidir. Cinsel istismar, doğrudan beden bütünlüğüne yönelik bir saldırı olduğu için çok ağır bir tablodur. Hayatta kontrol edebildiğimiz tek şey aslında kendi bedenimizdir; bedenimizi nasıl kullanacağımız, ne yiyeceğimiz veya ne içeceğimiz bizim kontrolümüzdedir. Dolayısıyla bir cinsel taciz veya istismar durumu söz konusu olduğunda, çocuk kendisini her şeyden önce çok çaresiz hisseder.
Maalesef toplumsal yapımız gereği cinsellik çok konuşulan bir konu olmadığı için çocuk, yaşadığı bu durumu gizleme eğiliminde olabilir. İşte asıl problem tam da bu noktada başlamaktadır. Bu suçların cezasız kalmaması, mağdurların adalet sistemine erişebilmesi ve hak arayışının karşılık bulması, kişilerin ruhsal durumunda onarıcı bir etkiye sahiptir. Adaletin yerini bulması, en azından vicdanların ve zedelenen ruhsal yapının onarılması adına büyük önem taşımaktadır.
“Travmaların en büyük etkilerinden biri de bu suçluluk duygusudur; çocuk, ‘Bunu ben yaptım’ diyerek kendisini suçlamaya başlar.”
*Çocuğun maruz bırakıldığı şiddette aile yapısının rolü nedir? Aile içindeki dinamikler, şiddet, cinsel saldırı, çocuğun iradesinin birey olarak tanınmaması, kimliğinin yok sayılması veya aşağılanması gibi durumlar çocuğun psikolojisini nasıl etkiliyor? Aileler bu durumda nasıl dönüştürülmeli?
Yaşanacak herhangi bir taciz veya istismar, çocuğun dünyasında travmatik bir etki yaratır. Günümüzde herkesin dilinde olan "travma" kavramının etkisi aslında çok büyüktür. Travma, insanın ruh dünyasında ciddi bir iz bırakır; kelime anlamı olarak zaten "yara" demektir. Cinsel taciz veya istismar durumları, bu ruhsal yaranın çok derin olması anlamına gelir. Kendi kontrolünüzde olan bir şeyin artık kontrolünüzden çıktığını gördüğünüzde, dünya sizin için güvenli bir yer olmaktan çıkar ve sürekli bir tehdit algısı hissetmeye başlarsınız. Bu durum, yetişkinlere olan güvenin sarsılmasına yol açar. İnsanlar yaşamları boyunca travmalarını tekrarlama eğilimindedirler. Özellikle cinsel istismara maruz kalan çocukların davranışlarında genel olarak bir içe kapanma gözlemlenir. Çocuk okula devam ediyorsa okuldan kaçmalar başlayabilir veya derslerinde düşüşler yaşanabilir. Çocuk daha çekingen bir hale gelebileceği gibi, tam tersine daha saldırgan da olabilir; ancak davranışlarında mutlaka belirgin bir değişiklik görülür. Çocuk bu süreci deneyimledikten sonra ciddi bir utanç duyar ve bu durumun kendisiyle ilgili olduğunu düşünür. Travmaların en büyük etkilerinden biri de bu suçluluk duygusudur; çocuk, "Bunu ben yaptım" diyerek kendisini suçlamaya başlar.
Çocuklara bu anlamda mutlaka eğitimler verilmeli; başlarına böyle bir durum gelmesi halinde bunu mutlaka bildirmeleri gerektiğini öğrenmelidirler. Cinsel istismar gibi durumlar genellikle yakın çevreden gelen saldırılardır. Bu nedenle çocuklara, yaşananların üstünün hiçbir şekilde kapatılmaması gerektiği, bunun bir suç olduğu ve rızaları dışında kimsenin onlara dokunmaması gerektiği öğretilmelidir. Ayrıca böyle bir durumla karşılaştıklarında ne yapmaları gerektiği konusunda da bilinçlendirilmelidirler. Şu an için oldukça eksik olan bu konu, okullarda rehberlik servisleri aracılığıyla aşılabilir. Çocuklara mutlaka bu birimlere giderek bildirimde bulunmaları gerektiği ifade edilmeli ve buna yönelik kapsamlı eğitimler verilmelidir. Özellikle ergenlik dönemiyle birlikte başlayan cinsel birliktelikler ve olası gebeliklerin önlenebilmesi adına, doğurganlık ve üreme sağlığı konularında da eğitimlerin verilmesi şarttır. Bazen çocuk durumu bildiriyor ya da öğretmen bu durumu fark ederek çocukla konuşuyor; ancak bu noktada öğretmenlerden, "Bunu yapmayalım, üstüne gitmeyelim, başımıza iş açılır, okulun adı çıkar" gibi yaklaşımlar sergilenebiliyor. Tam da bu noktada çocuklar yaşadıklarıyla yalnız bırakılmaktadır. Bu durum, çocuğun dünyaya olan güvenini ciddi anlamda sarsarak kendisini hem çaresiz hem de güvensiz hissetmesine neden olmaktadır.
“Çocuğun hakları vardır ve eğer çocuk bu haklara erişebileceği bir mekanizmanın içine doğmazsa, ileride mutlaka olumsuzluklar yaşayacaktır.”
*Aile içinde normalleştirilen bir şiddet dili de mevcut aslında. Aileler bu konuda nasıl bir yol izlemeli, nasıl biçimlenmeli?
Çocukların en temel ihtiyaçlarından biri güvenli bir ilişkidir. Çocuk; ihtiyaçlarının karşılandığını bilen, başına bir şey geldiğinde kendisini koruyabilecek birilerinin varlığından emin olmak isteyen bir canlıdır. Eğer bu güven çocuğa verilmezse, dünyasında ciddi bir yıkım yaşanabilir. Aile içinde sürekli dile getirilen ve normalleştirilmeye çalışılan bir şiddet dili mevcut; çocuk bu şiddet ortamında, sanki doğrusu buymuş gibi büyüyor. Bu durumun en temel nedenlerinden biri göçtür. Büyük şehirlere gelerek yaşam mücadelesi veren insanların dile, kültüre ve sosyal hayata adapte olmaları oldukça zordur. Bu insanlar yoksullukla yüz yüze bırakılıyor. Özellikle son dönemde göçle gelen ailelerin çocuklarının sokakta çalışması, sokakta yaşaması, çeşitli çetelere katılması ve uyuşturucu kullanması gibi sosyal sorunlar beraberinde geliyor; çünkü göç, aynı zamanda sosyal bir sorun demektir.
Okul, çocuğun devlet mekanizmasıyla karşı karşıya kaldığı ilk yerdir ve bu noktada çocuğu yakalayabilmek çok önemlidir; ancak ülkemizde devlet mekanizmaları ne yazık ki yetersiz kalıyor. Çocukların güvenli bir şekilde sosyalleşebilecekleri alanlar gereklidir ve bu alanlar devlet eliyle kurulmalıdır. Çocukları spora, sanata veya bilime yönlendirecek merkezlerin onları desteklemesi şarttır. Ergenlik, enerjinin yüksek olduğu, kimlik ve aidiyet duygusunun oluşturulmaya çalışıldığı bir süreçtir; bu süreçte çocuklar başıboş bırakılırsa, o dönem hataların yapılacağı bir alana dönüşür.
İnsanlar ev kirasını veya akşam ne yiyeceklerini düşünerek çaresiz kaldıklarında, umutsuzluk ve ruhsal sorunlar baş gösterir. Aile üyelerinin, örneğin annenin depresyonda olup olmadığını bilmek gerekir; çünkü depresyondaki bir anne çocuğu fark edemeyebilir. Öncelikle bir ailenin, asgari ücretin ötesinde, insan onuruna yaraşır bir hayat standardı yaşayabileceği gelire sahip olup olmadığına bakılmalıdır. Yoksulluk; ruh sağlığından çocuğun çalışma durumuna kadar pek çok probleme yol açan çok boyutlu bir sorundur.
Bir kentte yaşıyorsanız ve vergi veriyorsanız; sosyal aktivite merkezlerine, yeşil alanlara, parklara, spor sahalarına ve kreşlere ihtiyaç duyarsınız. Bu bağlamda sorumluluk aileden ziyade devlete düşmektedir. Eğer devlet yapısal olarak orada olur ve boşluğu doldurursa, o çocukların eline silah almak yerine başarılı birer sporcu olmalarını sağlamak mümkündür. Maalesef ülkemizde koruyucu ve önleyici hizmet modeli bulunmuyor; biz sadece sorun yaşandıktan sonra müdahale etmeyi biliyoruz. Sorun oluştuktan sonra müdahale ettiğinizde ise elinizde sadece suç ve mağdurlar kalıyor; buna kolluk kuvvetleri de dahildir. Çocuğun hakları vardır ve eğer çocuk bu haklara erişebileceği bir mekanizmanın içine doğmazsa, ileride mutlaka olumsuzluklar yaşayacaktır. Ancak bu sorunlar çözülemez değildir. Eşitlik, adalet, sosyal ve ekonomik dengenin olduğu bir toplumda kendinizi iyi hissedersiniz ve o topluma ait olursunuz. Bugün yaşadığımız en büyük problem, adaletsizlikler nedeniyle topluma ait hissedememektir. Torpil gibi haksızlıklar nedeniyle hakkınız olana erişemediğinizde güven duygusu sarsılır. Toplumda yaşayabilmenin en temel gerekçesi eşitliktir; herkesle eşit haklara sahip olduğunuzda ve bu mekanizmalara ulaşabildiğinizde kendinizi güvende hissedersiniz. Eşitsizliğin olduğu bir yerde, zengin de olsanız güvende hissetmeniz mümkün değildir. Sosyal adalet ve eşitliğin olmadığı bir toplumda "iyilik hali"nden bahsedilemez.
“Savaşın mağduru olan çocuklarda, yani bir yerde savaş varsa orada göçten bahsetmemiz çok elzemdir.”
*Ekonomik krizler, göçler, sıcak savaş durumları ve bu gibi faktörler çocuk psikolojisini nasıl etkiliyor? Çocuğun suça sürüklenmesinde nasıl bir etki yaratıyor?
Savaşa maruz kalmış çocukların veya yetişkinlerin özellikle Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) yaşadığını görüyoruz. Bir takım ruhsal bozukluklar yaşadığını görüyoruz. Savaş gibi durumlar, ruhsal bozuklukların meydana geleceği bir alan yaratmış olur. Bu da aslına bakarsanız devletlerin sırtında çok büyük bir yüktür. Sağlık harcaması olarak çok büyük bir yük oluşturur. Yani savaşın askerlerini düşünün. Onların birbiriyle bir derdi yok aslında. Savaşın mağduru olan çocuklarda, yani bir yerde savaş varsa orada göçten bahsetmemiz çok elzemdir. Özellikle Suriyelilerde gördüğümüz şey, erkeklerin kaldığı; kadınların ise çocukları ve yaşlılarla beraber göç ettiğidir. Şimdi birincisi, göçün üç aşaması vardır. Özellikle savaş gibi, kıtlık gibi zamanlarda insanlar göç ediyorlarsa, savaş ortamı güvenlik sisteminin çöktüğü ve otoritenin kaybolduğu alanlardır. Yani artık otoritenin olmadığı bir yerde göç ediyor iseniz, birincisi siz zaten savaşın olduğu bir yerde bir sürü ölüme tanıklık edersiniz. Ölüme, yaralanmaya tanıklık edersiniz. Bu insanın psikolojisinde TSSB, travma, depresyon gibi bir takım ruhsal bozukluklara sebep olur. Tabii ki daha çok dezavantajlı kişiler bunun etkisini yaşıyor. Yani çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve engelliler. Evet. Ama bana sorarsanız erkekler de çok ciddi anlamda bunun sorununu yaşıyor.
“Hem psikologlara hem sosyal hizmet uzmanlarına hem de öğretmenlere düşen en büyük sorumluluk, çocuğu fark etmektir. Meseleye onarıcı adalet mekanizmasıyla bakmalıyız.”
*Çocukların suça sürüklenmesini sizce bireysel mi, yoksa toplumsal bir sorun olarak mı ele almamız gerekiyor? Devlet politikaları ve ailenin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Eğer okulda yakalarsanız o çocuğu, onu bir takım programlara dahil etmek durumundasınız. Sadece çocuğu da değil; aileyi de o süreçlerin tam merkezine koymalısınız. Sanata yönlendirebilirsiniz mesela, spora teşvik edebilirsiniz; kendisini en iyi ifade edebileceği o alanı bulup çıkarmalısınız içinden. Yeteneklerini geliştirmelisiniz mutlaka. Çünkü serpilmesi gereken, değişmesi gereken, kendi kimliğini inşa etmesi gereken bir yerdir çocuk. Dolayısıyla konuşulması gereken öncelikle çocuk değil, sistemdir. Çocuğun suça sürüklenmesi bir sonuçtur; yalnızca bir semptomdur. Bu durum bize toplumun ne kadar hasta olduğunu gösterir. Eğer bir çocuk bu kadar görülmüyorsa, başıboş gezebiliyorsa, eline silah alabiliyorsa ve tüm bunlara rağmen fark edilmiyorsa; o çocuğun suç işlememesi çok küçük bir ihtimaldir artık. Hem psikologlara hem sosyal hizmet uzmanlarına hem de öğretmenlere düşen en büyük sorumluluk, çocuğu fark etmektir. Meseleye onarıcı adalet mekanizmasıyla bakmalıyız.
Bunun sadece bir sonuç, toplumun ortak bir sorunu olduğunu görmeli ve sadece çocuğa değil, aileye de o psikolojik desteği sunmalıyız. Ama öyle "Merhaba, ben geldim, incelememi yaptım, iki kuruş da maddi destek verdim" sığlığında bir çalışma değildir bu bahsettiğim. Gerçekten çalışmak, o aileyi değiştirmek ve dönüştürmek gerekir. Önemli bir kavramdır kent hakkı. Eğer Esenler gibi, Bağcılar gibi çocukların betonlar arasına sıkıştığı mahallelerde sosyalleşebilecekleri merkezler, parklar ve ağaçlar yoksa, insanların vahşileştiğini görürüz. Doğada zaman daha yavaş akar çünkü; doğa insanı sakinleştirir. Hafta sonu İstanbul’dan kaçıp iki yeşil görme isteğimiz boşuna değildir; bir dinlenmek, bir kendimize gelmek isteriz. Spor tesislerinin, yeşil alanın ve eğitimin olmadığı mahalleler suçu doğurur; ciddi söylüyorum, tavşan gibi suç doğurur hem de. Uyuşturucunun yoğunlaştığını, suçun buralarda konuşlandığını hepimiz biliyoruz.
“Cezaevleri rehabilite merkezleri değildir. Orası sadece travmalarla yüzleşilen, hiyerarşik baskının ve istismarın olduğu kapalı bir yerdir. Oradan çıkan çocuk, toplumla entegre olamaz; çaresiz bırakılır.”
*Psikologlar ve sosyal hizmet uzmanları, çocuğa yönelik suçlar ya da suça sürüklenen çocuklar konusunda nasıl bir yol izlemeli? Bu konuda psikolog ve sosyal hizmet uzmanlarına düşen sorumluluklar nelerdir?
Görmezden geldiğimiz her şey, katlanarak geri döner bize. Zannediyor musunuz ki bir çocuk pompalıyı alıp öğretmenini öldürdüğünde bu bir anda olur? O ana gelene kadar o kadar çok sinyal verir ki o çocuk; ama dokunmayız ona, görmeyiz, onu kendi davranışıyla yüzleştirmeyiz hiç.
Psikanalitik anlamda çok kıymetlidir baba figürü; toplumun normlarını öğreten, uyum sağlamayı gösteren kişidir baba. Eğer çocuk bir davranışının karşılığında yaptırımla karşılaşmıyorsa, sınırlarını her zaman zorlayacaktır. Çocuk sınır sever çünkü, sınır ister. O beklediği sınırla karşılaşmadığında ise kendisini tam güçlü, sınırsız ve her şeyi yapmaya yetkin hisseder. Bir de uyuşturucu faktörü varsa işin içinde; durum daha da vahimdir. Ergenlikte maruz kalınan o madde, beyin gelişimini sekteye uğratır; karar verme becerilerini yok eder. O çocuktan artık her şeyi bekleyebiliriz. 12 yaşındaki bir çocuk dürtüseldir; yaptığı eylemin ölümle sonuçlanacağını idrak edemeyebilir. Çocuk dediğiniz, sağlıklı düşünebilen bir özne değildir ki; 18 yaşına kadar kararlarını ailesi verir bu yüzden. Çocuğu yetişkin gibi cezalandırmak, kısa vadede toplumsal öfkeyi yatıştırsa da uzun vadede suç oranını artırır. Cezaevleri rehabilite merkezleri değildir; bizzat çalıştım, oradan biliyorum. Orası sadece travmalarla yüzleşilen, hiyerarşik baskının ve istismarın olduğu kapalı bir yerdir. Oradan çıkan çocuk, toplumla entegre olamaz; çaresiz bırakılır. Sistem düzelmeden insanların düzelmesi mümkün değildir; bizi bu sistem hasta ediyor. Sosyal devletin elini piyasadan çekip her şeyi neoliberal politikalara bırakmasıdır tüm bu yaşadıklarımızın sebebi. Doğayı katleden, insanı kendi yaşamından koparan ve soluduğumuz havadan bize kanser satın aldıran bu sistemdir asıl mesele.







