Avukatlar: Abdullah Öcalan örneği ‘umut hakkı’ ihlalini gösteriyor

  • 20:24 10 Mart 2026
  • Güncel

İSTANBUL -  TOHAV'ın düzenlediği  “Türkiye’de Umut Hakkının Fiili ve Hukuki Görünümü, Ağırlaştırılmış Müebbet İnfaz Rejimi”  panelinde,  Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın durumunun “umut hakkı” ihlaline dair en çarpıcı örneklerden biri olduğunu söyledi. Panelde, AİHM içtihatları ve uluslararası hukuk çerçevesinde umut hakkının uygulanması gerektiği vurgulandı.

Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV), “Türkiye’de Umut Hakkının Fiili ve Hukuki Görünümü, Ağırlaştırılmış Müebbet İnfaz Rejimi” başlığıyla Beyğlu'nda bulunan Vakıf binalarında panel gerçekleştirdi. Panele çok sayıda hukuk ve sivil toplum örgütleri katıldı. Panelin düzenlendiği salona “Toplum ve Hukuk Tartışmaları” yazılı pankart asıldı. 
Avukat Abdullah Bişaroğlu’nun moderatörlüğünü yaptığı panelde, Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Suzan Akipa ve avukat Zozan Vargün konuşmacı olarak yer aldı. Açılış konuşmasını ise avukat İbrahim Bişaroğlu yaptı. Açılışın ardından konuşmacılar söz aldı.
 
İlk olarak söz alan avukat Zozan Vargün, Türkiye’de ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminin, özellikle ölüm cezasının kaldırılmasının ardından en ağır yaptırım olarak uygulanmaya başlandığını hatırlattı. Bu uygulamaların yalnızca tutsakların özgürlüğünü sınırlamakla kalmadığını belirten Zozan Vargün, aynı zamanda mahpusların sivil haklarını ve toplumsal bağlarını kopardığını, onları görünmez hale getirdiğini ifade etti. Zozan Vargün, “Hukuk literatüründe bunun ‘sivil ölüm’ olarak adlandırıldığını görebiliriz. Peki umut hakkı nedir? Umut hakkı, bir mahpusun geleceğe dair bir beklentiye sahip olma hakkıdır. Bir gün toplumla yeniden bütünleşebileceğini bilme, toplumsal bağlarını sürdürebilme ve kişisel değişim kapasitesini koruma hakkıdır. Bu hak yalnızca mahpus için değil, toplumsal adaletin kendisi için de kritik bir göstergedir. Türkiye ve Avrupa’daki ölüm cezası uygulamaları ve tarihsel süreç, ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminin hukuki çerçevesi ve fiili uygulamaları, mahpusların umut hakkı üzerindeki etkileri ve ‘sivil ölüm’ boyutu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve uluslararası standartlar ile çözüm ve politika önerileri bu tartışmanın temel başlıklarıdır” dedi.
 
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan hukuk sistemi
 
Amaçlarına değinen Zozan Vargün, “Amacımız yalnızca sorunları tespit etmek değil, aynı zamanda uluslararası hukuk standartları, insan hakları ve demokrasi perspektifi ile çözüm yollarını tartışmaktır. Türkiye’de ölüm cezası Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir gelenek içerisinde hukuki sistemin parçası olmuştur. 19’uncu yüzyılın sonlarına kadar ölüm cezası ağır suçlar ve isyan gibi fiiller için yaygın biçimde uygulanmıştır. Cumhuriyetin ilanının ardından 1926 Türk Ceza Kanunu ile ölüm cezası yeniden düzenlenmiştir. Cumhuriyet döneminde ölüm cezası adam öldürme, anayasal düzeni bozmaya yönelik fiiller ve ağır kamu suçları için uygulanmıştır. 2002 yılında Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde fiilen, 2004 yılında ise Anayasa değişikliği ile hukuken ölüm cezası kaldırılmıştır. Bu gelişme Türkiye’nin hem modern hukuk devleti standartlarına uyum süreci hem de uluslararası insan hakları yükümlülükleri açısından kritik bir adım olarak değerlendirilmektedir” ifadelerini kullandı.
 
‘Umut hakkı’
 
Konuşmasında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın durumuna da değinen Zozan Vargün, şunları söyledi: “Türkiye’de ağırlaştırılmış müebbet uygulamasının fiili ve sembolik boyutlarını anlamak açısından Abdullah Öcalan örneği kritik bir örnektir. Abdullah Öcalan, PKK lideri olarak 1999 yılında bir komplo ile Türkiye’ye getirilmiş ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu karar ölüm cezasının fiilen yerine geçen bir rejimi temsil etmektedir. Bu durum, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında öngörülen ‘gerçekçi serbest kalma ihtimali’ standardı ile doğrudan çelişmektedir. Abdullah Öcalan’ın cezası yalnızca bireysel bir infaz uygulaması değil, aynı zamanda Türkiye’nin terörle mücadele ve politik mahpuslar politikasının bir simgesi haline gelmiştir. Abdullah Öcalan örneği, ağırlaştırılmış müebbetin mahpus üzerinde yarattığı sivil ölüm etkisini net biçimde göstermektedir. Bu ceza, şartlı tahliye ihtimalini fiilen ortadan kaldırmaktadır. Almanya ise 1949 sonrasında ölüm cezasını tamamen yasaklamıştır. İspanya’da da Franco döneminin sona ermesinin ardından 1978 yılında ölüm cezası tamamen kaldırılmıştır.”
 
TOHAV raporuna vurgu
 
Konuşmasının devamında Zozan Vargün, TOHAV raporuna da dikkat çekti. Zozan Vargün, “Bu çerçevede mahpusların topluma yeniden bütünleşmesini öne çıkaran politikaların geliştirilmesi, fiziksel tecrit ve uzun süreli izolasyonun psikolojik ve sosyal etkilerine yanıt verecek uygulamaların hayata geçirilmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile uluslararası standartlara uygun bir infaz rejimi oluşturulması önerilmektedir. TOHAV raporu, özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Öcalan, Kaytan, Gurban ve Boltan kararları çerçevesinde ortaya konan ‘umut hakkının sağlanması gerekliliğini’ vurgulayarak devletin bu uluslararası kararları derhal ve etkin biçimde uygulaması gerektiğini belirtmektedir. Bu kapsamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının yasama ve yürütme organları tarafından uygulanabilir hale getirilmesi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin denetim süreçlerine aktif katılım sağlanması ve gerekli ihtiyati önlemlerin alınması gerekmektedir. Ayrıca hukuki reformların yalnızca yasama organı ile sınırlı kalmaması, toplumsal farkındalığın ve sivil toplumun katkısının da güçlendirilmesi önemlidir. Kamuoyunda umut hakkı konusunda farkındalık yaratılması, akademik çalışmaların, sivil toplum raporlarının ve medya aracılığıyla yürütülecek tartışmaların artırılması gerekmektedir” dedi.
 
Tecrit
 
Panelde daha sonra söz alan Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Suzan Akipa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına değindi. Suzan Akipa, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını incelediğimizde aslında Abdullah Öcalan davasından sonra yapılan bir başvurudan söz ediyoruz. Öncelikli olarak biz tecrit koşullarından sıkça bahsediyorduk. Avrupa siyasi sınırları içerisinde bir içtihada dönüşmesini engellemek amacıyla Abdullah Öcalan’ın isminin bilinçli biçimde değiştirilmiş ya da silinmiş olduğunu düşünüyorduk. Bunun hukuki başka bir açıklaması olamazdı. Bununla birlikte 18 Mart 2014 tarihli umut hakkı ihlali kararı 2003 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınmış ve 2014 yılında karara bağlanmıştır. Ancak 2016 yılından bu yana Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu konuda yeni bir karar vermediğini görüyoruz. Bildiğimiz kadarıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde bu kadar uzun süre bekleyen başka bir dosya da bulunmamaktadır” dedi.
 
Demokratikleşme ve siyasi mücadele
 
Konuşmasının devamında Suzan Akipa, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde temel bir aktör ve baş müzakereci olduğunu ifade etti. Suzan Akipa, “Türkiye dinamiğini ve Ortadoğu denklemini düşündüğümüz zaman Avrupa Konseyi tek başına sorunun çözüm adresi değildir. Özellikle Kürt avukatların hukuki mobilizasyonunu; hukuku ve mahkemeleri hem hukuksal mücadelenin hem de demokratikleşme ve siyasi mücadelenin bir aracı haline getirme arayışlarını düşündüğümüzde, Kürt sorununu ve Abdullah Öcalan’ın durumunu uluslararası hukukta tartışmak, uluslararası hukukun sınırlarını zorlamak ve bu sınırları belirlemek açısından bazı dosyalara dahil olma biçimleri önemli ve anlamlıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Abdullah Öcalan’ın ‘umut hakkı’ davasına ilişkin 18 Mart 2014 tarihli kararı kesinleştikten sonra dosya kararın uygulanmasını denetlemek üzere Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne gönderilmiştir. Bakanlar Komitesi bu kararı denetler; ancak komite yılda dört kez toplanır ve toplantılar kapalı usulde yürütülür. Başvurucu ve başvurucunun vekilleri bu toplantılara katılamaz. Bakanlar Komitesi üye ülkelerin dışişleri bakanlarından oluşur, fakat uygulamada toplantılara çoğunlukla Strazburg’daki dışişleri temsilcilikleri katılır. Avrupa Konseyi’nin 46 üyesi bulunmaktadır. Bu nedenle denetimin yargısal bir denetimden ziyade siyasi ve bürokratik bir denetim niteliği taşıdığını ve reelpolitik gelişmelerden etkilenme ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz” ifadelerini kullandı.
 
Panel, basına kapalı olarak devam etti.