Kaderi değil özgürlüğü kadın konfederalizmi ile örmek

  • 09:05 4 Nisan 2025
  • Jıneolojî Tartışmaları
“Günümüzün egemenlerine karşı bizim yapacağımız şey, tarih boyunca toplumların, kadınların yaşayıp miras bıraktığı bu değerleri güncelleştirmek ve bütünlüklü bir sisteme kavuşturabilmektir. Yani tarihi bir de bu yönüyle canlandırmak, barajlanmasına izin vermeden demokratik konfederalizme dayanan direniş ve özgürlük nehrini gürül gürül akıtmak hayati bir görev haline gelmiştir. Özellikle de kadınlar açısından daha üst düzeylerde bir ihtiyaç ve görev haline gelmiştir.”
 
Çiğdem Doğa
 
Klasik deyimle kader ağlarını egemenlik tarihi boyunca kadınlar için hep yaralayıcı, öldürücü, teslim alma temelinde ördü, dilde ve kültürde böyle bir ifadeye kavuştu. Tek tanrılı dinlerin tanrılarının kadın için yazmış olduğu kölelik kaderine, daimî bir biçimde birilerinin egemen birilerinin de köle olduğu yaşam kaderine başkaldırmak, şeytan veya cadı olmanın, yakılmanın, katledilmenin, her türlü işkencelerden geçirilmenin gerekçesi oldu. “Kaderine razı olursan, köle olduğunu kabul edersen fiziki olarak yaşayabilirsin” hükmü, tanrının bir hükmü olarak yeryüzündeki tanrısallaştırılan erkeğe ve onun sistemine tezahür etti. Günümüzde bu hüküm kapitalist modernite sisteminin çatısı altında birleşen erkek egemenlikçi devletler, kurumlar, şirketler, örgütler, aileler, geleneksel kurumsallaşmalar ve bireyler üzerinden kendini savaş düzeyinde çok şiddetli bir biçimde sürüyor. Kadının kaderini belirleyen bu hükme, tanrısallaşan erkek egemen sistem ve bireylere karşı mücadele, artık kaçınılamaz acil bir düzeye geldi. Artık kadınların kendi kaderlerini toplumu ve erkeği değiştirip dönüştürerek yazacağı zaman gelip çattı. Bir sistem olarak örgütlenen ve kendini dayatan bu erkek egemenliğini alternatif bir sistem olarak aşmak, değiştirip dönüştürmek, kadınlar için esas çözüm yoludur. İktidarları, devletleri, her türden egemen-köle ikilemini aşan bir sistem ise demokratik konfederal karakterde oluşturulabilir, inşa edilebilir. Kadınlar olarak bu alternatif sistemi, bunun zihniyetini, örgütlenme ve mücadele tarzını tartışmak ve yaşamsallaştırmak büyük bir değeri ve anlamı taşıyor. Jineolojî dergisinin böyle bir çaba içinde olup bu konuyu gündemine almasının çok anlamlı olduğunu en başta vurgulamak isterim.  
 
Katkı sunmak açısından ‘özgürlüğü kadın konfederalizmi ile örmek’ başlığı ile bu yazıyı yazarken, ana fikrin Abdullah Öcalan’a ait olduğunu belirtmem gerekir. İmralı esaret süreciyle birlikte Murray Bookchin’in konfederalizm üzerine kitaplarını okuyup devletsiz, iktidarsız toplumcu ve demokratik konfederal bir yaşama dair beş ciltlik savunmaları yazan Öcalan, konuyu çok yönlü ve ayrıntılı bir biçimde açmış, sistemleşmesi anlamında güçlü bir formülasyona kavuşturmuştur. Bu savunmalarda ortaya konulan demokratik konfederalizm tespitlerinden ve yine pratikte Kürt kadın hareketinin kadın demokratik konfederalizmi biçiminde deneyimlediği sonuçlardan yola çıkarak, bunları birbiriyle yoğurarak bu yazıyı yazmaya çalıştım. Elbette ki genel olarak kadın hareketleriyle birlikte çok yönlü tartışılması, herkesin yerelinde yaşadığı deneyimlerin daha güçlü paylaşılması ile daha da geliştirilmesi, güçlendirilmesi gereken bir sistemdir demokratik kadın konfederalizmi. Yazının buna vesile ve zemin olması açısından katkı sunacağını umut ediyorum. 
 
Genel anlamda demokratik konfederalizme dair; 
 
Yaşamın tanımını her türden varlığın ilişkilerindeki zenginlik ve çelişkileriyle birlikte bütünlük olarak tanımlamaya çalışmak, demokratik konfederal sistemi anlamak açısından önemlidir. Hem evrensel hem doğasal ve hem de toplumsal yaşam boyutunda böyle bir tanımlama hakikate daha yakın görünmektedir. 
 
Her varlık bütüne, diğerlerinden farkını koyan özerk yapısıyla dahildir. Gözümüzün görebildiği, aklımızın alabildiği ölçüde hayata ve yine astronomik ve kuantumik ölçeklerdeki hayata baktığımızda; her varlığın (özerk yapının) birbiri ile ilişki ve çelişki yumağı içinde olduğunu, bu ilişki ve çelişkinin oluşa, sürekliliğe ve ölümle yeniden oluşlara, farklılık-değişkenlik ve zenginliklere yol açtığını görürüz. Böyle bir tanımlamanın içinde hayatın içindeki her şeyin mucizevi bir anlamı, işlevselliği ve yapısallığı vardır. Doğallığı içinde böyle bir anlamsallık kazanmıştır. Yaşamın kendisini bir canlı varlık gibi tasavvur ettiğimizde, bu canlının her varlığı (özerk yapıyı) bir örgü içinde ele aldığını, bitmek tükenmez bir biçimde yeni korelasyonlar geliştirerek değişim içinde süreklilik kazandığını görürüz. Yaşamın diyalektiğinde teklik, her şeyden bağımsız bir duruş olmadığı gibi tekilin bütün içinde kendini kaybetmesi de yoktur. Tekil ve tikel olanın tümel ile, yani parça ve grupların bütün ile ilişkisi, çelişkileriyle birlikte birbirini tamamlamaya dönüktür. Konfederal bir ilişki tarzını andırır.  
 
Bu ilişki ve çelişki diyalektiğini canlıların anatomisinde de görebilmek mümkündür. Vücut yapısı içerisinde en küçük hücrelerden başlayarak beyin dediğimiz en gelişkin organa kadar tüm organlar, muazzam bir ilişki, çelişki ve birbirini tamamlama döngüsü içindedir, bu döngü sürdüğü müddetçe vücut denilen organizma yaşar, yaşam süreci dolduğunda da yeni yaşamlara yer açar, hayat verir. Bu evrensel döngü, daha farklı ve üst bir aşamada, başkalarına hayat vererek devam eder. Dikkat edersek kopmuyor, tek ve merkezi değil, bir örgü halinde süreklileşiyor. İlginç olan ise toplumsal yaşamın kaynağı olan kadının, tarih boyunca ve günümüzde de hep örgü ile anılması, teşiden tutalım kader ören tanrıçalara kadar örgü ile özdeşleşmesidir. Adeta kadın ve bu evrensel yaşam örgüsünün derinden ilişkisini anlatır gibidir. Erkek aklı kadınların işi olarak gelişen örmeyi de hep küçümsemiş, aşağılamış, kapitalizmle birlikte elinden de almıştır. Biz kadınların bu örme işini geleneksel kalıplarından sıyırarak, esas evrensel anlamı ve işlevini yeniden ele alıp güncelleştirmesi önemli bir ihtiyaçtır.   
 
‘İnşa edilen bir bina değil, zihniyettir’
 
Kadınlar ahlaki ve politik bilinçleriyle toplumsallığı, toplum yaşamını, ilişkilerini, sorunları çözme yöntemlerini, öz savunmayı örmüşlerdir. Bu örme işi evrensel hayatın örgü diyalektiğinin bir tezahürü gibidir. Kadın beyni ve ruhu, bu diyalektiği yaşar ve yaşatır. Elbette ki doğallığını koruduğu oranda bunu yapabilir. Doğallığından çıkan kadın bunu yapamaz, çünkü bedeninin, ruhunun, beyninin doğasından uzaklaşmış, örgü diyalektiğinden kopmuştur. Erkekleşme, yabancılaşma örmez, düz hatlar, çizgiler çekerek örülmesi gereken olguları birbirinden koparır, tekleştirir ve gücü merkezileştirerek biriktirir. İşte hayatın ilişkileri ve çelişkileri örme diyalektiği, erkek egemen akıl ve sistemin çıkışı ve gelişmesiyle zayıflamaya, etkisini yitirmeye başlar. Henüz tümden bitmemiştir, bitişi zaten insan-toplum yaşamının, elbette ki doğa yaşamının da bitmesi anlamına gelir ki insanlığın ciddi bir müdahalesi olmazsa bitişe de gideceği görülmektedir. 21. yüzyılda insan beyni düzleştirilmiş, teknikleştirilmiş, tek yönlü kılınarak ilişkisizleştirilmiştir. Bu birilerinin beyni ile sınırlı kalsaydı iyiydi, ancak bilimciliğin ve kapitalist sistemin tek modernite, tek yaşam tarzı olarak sunduğu gerçeklik, genelleşen bir yaşam, ilişki, kişilik tarzı açığa çıkarmıştır. Kültürsüzlük olarak tanımlayabileceğimiz bu durum, tüm dünya halklarını, kadınları tehdit eden, kırmızı alarm veren bir kültür haline gelmektedir. Sümerlerle insanlığın beynine yerleştirilen zigurat kültürü, yani alt kat, orta kat, üst kat hiyerarşisi, piramitlerle tam bir zihniyet inşasına dönüşmüş, hafızalara kanlı bir biçimde kazınmıştır. İnşa edilen bir bina değil, zihniyettir. Hiyerarşik düşünce biçimi, toplumsallığın ve kadınların organik, esnek ve çok ilişkili, bütünlüklü düşünce biçimine büyük darbe vurmuş, hiyerarşik, düz çizgisel, kaderci ve dogmatik düşünce, ilişki ve yaşam biçimlerini, yönetim sistemlerini geliştirmiştir. Şimdi günümüzde her insanın beyninde, yüreğinde ve hatta bedeninde ziguratlar, piramitler inşa edilmektedir. Kapitalist modernitenin bu inşası, günümüzde büyük savaşlara, katliamlara, kadın, çocuk, kültür, doğa kırımlarına neden olmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla bir kriz sistemi olarak yürütülmekte, insanlık cinnet halinde yaşamaya mahkûm edilmektedir. Sermaye, endüstriyalizm ve ulus-devlet üçlüsü, tüm toplumsal kimliklere, kadınlara, ahlaki ve politik değerlere karşı bir savaş halindedir. 3. Dünya Savaşı denilen savaş, şu devletin bu devletin savaşı olmaktan çıkmış, kapitalist sistemin bir bütün toplumsal ve kadın özgürlük değerlerine karşı, doğaya karşı bir savaşına dönüşmüştür. Evrensel ve toplumsal yaşamın demokratik temelde örülü hakikatine karşı başından itibaren düşman olan kapitalist sistem, bireyci, milliyetçi, dinci, bilimci, cinsiyetçi liberal ideolojisi ile tamamen bir savaş ideolojisi ve sistemi olarak karşı saldırılarını geliştirmektedir.  
 
‘Demokratik modernite sistemi artık bir zorunluluk’
 
Faşizm gerçekliğinin kapitalist sistem zamanına nasip olması bir tesadüf değildir şüphesiz. İktidar, ulus-devletlerle alabildiğine merkezileşmiş, tekleşmiş, ulusu devletleştirme stratejisiyle ahlakı büyük oranda yok etmiş, bu nedenle de hiçbir sınır tanımayacak biçimde şaha kalkmıştır. Faşizm, kapitalist sistemde istisnai, bazı ülke devletlerinin şahsında ortaya çıkan bir gerçeklik değil, bu sistemin an be an ürettiği ve giderek topluma, bireylere kadar yaydığı bir gerçekliktir. İktidarlar, devletler, büyük şirketler, para ve her türden maddi zenginlik günümüzün maskesiz tanrıları haline gelmiştir ve bu tanrılar yaşamı ciddi düzeyde tehdit etmektedir. 
 
Bu bir bütün yaşama düşman olan reel durumu bir kader olarak görmeyecek ve mücadele edeceksek, o zaman genel insanlık, kadınlar ve doğa adına köklü mücadele stratejileri belirlemek zorunludur. Bu kadar yaygınlaşmış, hatta coğrafyaları bile aşıp insan zihnini işgal ederek parçalamış bu kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite sistemini geliştirmek hayati bir görev haline gelmiştir. Ve bunu yaparken sermaye, endüstriyalizm ve ulus-devlet üçlüsüne karşı, toplumdaki ve kadınlardaki bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı aştıracak toplumsal öz yönetim iradesini, işlevsel yapısallığını açığa çıkarmak gerekmektedir. Ki bu da her parçayı bütünle demokratik temelde tamamlayacak bir biçimde örebilmekten geçmektedir. Evrenin, doğanın ve toplumsallığın bu birbiriyle ilişkili-çelişkili, örgülü hakikatine düşman olan kapitalist moderniteye karşı, yaşamın tüm maddi ve manevi değerlerini birbiriyle örebilecek demokratik modernite sistemi artık bir zorunluluk düzeyine gelmiştir. 
 
Demokratik modernite, demokratik ulus, demokratik özerklik olguları, komple bir çözüm stratejisi olarak devlet, iktidar, hegemonya olmadan da yaşanabileceğini iddia ve ispat eder. Tarihte yaşanabilmişse, günümüzde de yaşanabilecek bir sistem gerçeğidir. 
 
‘İdeolojik hegemonyaya izin vermez’
 
Demokratik konfederalizm bu noktada insanlığın ihtiyaç duyduğu bu çözüm stratejisinin, devletsiz, iktidarsız, hegemonyasız yaşamanın, kendini yönetmenin örgütlenme ve yaşam biçimi olmaktadır. Demokratik ulus ve demokratik özerkliğin siyasal yönetim biçimidir. Tam da evrensel, doğasal ve toplumsal hakikatin diyalektiğine uygun bir biçimde hem özerkliği gören ve tanıyan, her bir özerkliği birbiriyle örerek yeni bir bütünlüğü açığa çıkartan, acımasız savaşlara, katliamlara insanlığa yakışır bir cevap olan bir sistemdir. Ki bu aynı zamanda yeni bir devrim anlayışını da ortaya çıkarır. Kapitalist modernite sisteminin içinden, demokratik modernite sistemini konfederal örgütlenmeler ağı olan demokratik uluslar biçiminde örgütleyerek, devrimini gerçekleştirir. Yani kaba anlamda bir iktidarı yıkıp yeni iktidarlar kurmak biçiminde değil, alternatif toplumsal örgütlenmelerini, kendi öz yönetim gücünü açığa çıkartarak, her federe örgütlenme birimini konfederal bir ağ örgütlenmesine dahil edip büyüterek devrim yapar, kapitalist sistemi ve türevlerini aşmayı esas alır. 
 
Bu devrim anlayışında, en küçük yerel birimlerden tutalım en geniş alanları kapsayacak örgütlenme birimlerine kadar kendini konfederal biçimde örgütlemek esastır. Kültürel, siyasal, etnik, dini, ekonomik, ekolojik, kadın özgürlükçü, hukuki, eğitimsel, sağlık, sanatsal vb. yaşamı ve insanı ilgilendiren tüm alanlarda, kimliklerde komünler, meclisler biçiminde örgütlenmek, akademikleşmek, komünalleşmek bu sistemin ana hatlarını oluşturur. Ve bu yapısıyla hem ulus-devletlerin içe kapalı, sınırlara hapseden gerçekliğini aşar ve hem de kendisini alabildiğine her örgütlenme birimine açık yapısıyla ucu açık, her adımında kendini büyüten bir sistem haline gelir. Bu nedenle milliyetçi, dinci, cinsiyetçi, bilimci, diktacı değildir, demokratik karakterdedir. Her oluşum, özgünlük kendi özgünlüğünü ve özerkliğini koruyarak bu konfederal yapıda yerini alır, birinin veya birilerinin üstünlüğüne dayanmadan özgürlükçü ve eşitlikçi bir yaşam ve yönetim sistemini geliştirir. İnsanlığı bitirip tüketen bu korkunç savaşlara, cinnet haline ancak böyle birbirine konfederal bağlarla bağlanabilen, birbirini tamamlayan bir kültür ve sistemle son verilebilir. Ulus devletlere karşı demokratik ulus, ulusların, dinlerin, farklı kimlik sahibi olan her kesimin ve bireylerin demokratik konfederal tarzda birbirine örülmesi ile gelişecek, gönüllü katılım temelinde de kendini büyütecektir. Ki bunun kendisi aynı zamanda barışın, adaletin, özgürlüğün ve anlamlı yaşamın yolunu açacaktır. 
 
‘Demokratik konfederal sistem çoğulcudur’
 
Demokratik konfederal sistem çoğulcudur, farklı ve çok katmanlı, yatay-dikey, yerel-bölgesel, kıtasal-dünyasal, kent-köy şeklinde sıralanabilecek tüm yaşam alanlarını kapsayacak biçimde siyasal örgütlenmelere açıktır. Buradaki temel özellik, hem tüm yapıların özerkliğini koruması ve hem de diğer özerkliklere saygı ve birbirini tamamlama ilkesiyle yaklaşmasıdır. 
 
Demokratik konfederal örgütlenme anlayışında, toplumun ahlaki ve politik yapısına dönük saldırı olmadığı müddetçe düşünce ve ifade özgürlüğü esastır. İdeolojik hegemonyaya izin vermez. Özsavunma örgütlülüğü, demokratik konfederal sistemin demokratik organlarının denetimindedir. Demokratik siyaset ve özyönetime, doğrudan demokrasiye dayanır. Seçimle göreve gelen ve gerektiğinde görevden alınabilen bir yönetim gerçekliği uygulanır. 
 
Demokratik ulus inşası, demokratik özerklik, demokratik konfederal siyasal yönetim biçimiyle gelişir iken, ulus-devletler ve kapitalist modernite de hala devam ettiği için bu güçlerle çelişki ve ilişkileri de var olacaktır. Bu güçlerin imha saldırıları olduğunda kendi öz savunmasını yapmak en meşru hakkı olduğu gibi, gerekli hallerde devletlerle ilkesel uzlaşmalara da açıktır. 
 
Demokratik konfederal sistemi daha da ayrıntılandırmak mümkün, ancak esas konumuz kadın konfederalizmi olduğu için giriş mahiyetinde ana hatlarıyla genel olarak konfederalizme değinmekle yetinelim. Egemenlikli tarihin gelişimiyle birlikte hemen her coğrafyada insanlık iktidarlara karşı aslında demokratik konfederal tarzda örgüt yapılanmalarıyla yaşadı, direndi, savaştı. Birbirinden kopuk olmaları, egemen tarih kitaplarında yazılmamış olmaları, onların bu niteliğini ve değerini asla azaltmaz. Günümüzün egemenlerine karşı bizim yapacağımız şey, tarih boyunca toplumların, kadınların yaşayıp miras bıraktığı bu değerleri güncelleştirmek ve bütünlüklü bir sisteme kavuşturabilmektir. Yani tarihi bir de bu yönüyle canlandırmak, barajlanmasına izin vermeden demokratik konfederalizme dayanan direniş ve özgürlük nehrini gürül gürül akıtmak hayati bir görev haline gelmiştir. Özellikle de kadınlar açısından daha üst düzeylerde bir ihtiyaç ve görev haline gelmiştir.
 
*Yazının devamı haftaya “Kadın Devrimi ile Kadın Demokratik Konfederal Sistemin Bütünlüğüne Dair” başlığıyla yayınlanacaktır. 
 
*Bu yazı, Jineolojî Dergisinin “Kadın Konfederalizmi” dosya konulu 32. sayısından kısaltılarak alınmıştır.