Suzan Akipa: Hukuki adımlar atılmadan barış mümkün değil
- 09:02 10 Şubat 2026
- Hukuk
Melike Aydın
İSTANBUL – Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Suzan Akipa, barışın ilerleyebilmesi için hukuki adımların zorunlu olduğunu belirterek, umut hakkı, tecridin kaldırılması ve AİHM kararlarının uygulanmasının bu sürecin temel unsurları olduğunu vurguladı.
Türkiye’de “barış” tartışmaları yeniden gündemdeyken, sürecin kalıcı ve güvenceye alınmış bir zemine oturup oturmadığı sorusu da büyüyor. TBMM bünyesinde kurulan komisyonun rolü, “umut hakkı” tartışması, AİHM kararlarının uygulanması ve İmralı’daki tecrit koşulları bu tartışmanın merkezinde yer alıyor.
Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Suzan Akipa, hem Türkiye’nin uluslararası hukuk yükümlülüklerine hem de çözüm sürecinin ilerleyebilmesi için gerekli görülen hukuki adımlara dikkat çekerek, tecridin kaldırılmasının ve umut hakkına ilişkin düzenlemelerin, yapısal ve siyasal sonuçlar doğuran bir mesele olduğunu vurguluyor.
“Sürecin en kritik eşiği ise 27 Şubat metninde yer almayan ancak Sayın Öcalan tarafından dile getirilen ve Sırrı Süreyya Önder’in aktardığı, ‘Bütün bunların gerçekleşmesi siyasi ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir’ ifadesidir.”
*Devam eden süreç kapsamında hukuki açıdan bakıldığında bugüne kadar hangi somut adımlar atıldı? Mevcut süreç hukuki bir çerçeveye sahip mi yoksa yeni yasal düzenlemeler zorunlu mu?
22 Ekim 2024’te MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin Meclis’te yaptığı çağrıyla, Sayın Öcalan’ın fesih kararını açıklaması halinde Meclis’te konuşabileceği, İmralı’nın kapılarının açılabileceği ve umut hakkının uygulanabileceği ifade edildi. Bu çağrı sonrasında hem Sayın Öcalan’ın hem de temsil ettiği Kürt halkı ve örgütün attığı adımların, süreci köklü biçimde etkileyen dönüşümler yarattığı görülüyor. 27 Şubat’ta fesih kararı açıklandı, 1 Mart’ta örgüt tek taraflı ateşkes ilan etti. Ardından fesih kongresi gerçekleştirildi, silah yakma töreni yapıldı ve örgütün Türkiye’deki güçlerinin geri çekilmesi gündeme geldi. Bu gelişmeler, Sayın Öcalan ve Kürt tarafının sürecin ruhuna uygun kapsamlı adımlar attığını gösterdi.
Sürecin en kritik eşiği ise 27 Şubat metninde yer almayan ancak Sayın Öcalan tarafından dile getirilen ve Sırrı Süreyya Önder’in aktardığı, “Bütün bunların gerçekleşmesi siyasi ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir” ifadesidir. Ancak bugüne kadar devlet ve hükümet tarafından yasal ya da anayasal düzeyde herhangi bir adım atılmadığı, hatta mevcut hukukun dahi uygulanmadığı görülmektedir.
Son dönemde Rojava’da Kürtlere yönelik saldırılara karşı Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde demokratik tepkiler gelişirken, bu tepkilere yönelik yargı operasyonları, işkence iddiaları ve baskı uygulamaları gündeme geldi. Kayyım uygulamalarının sürmesi, hasta tutukluların cezaevlerinde tutulması ve AYM ile AİHM kararlarının uygulanmaması da bu tabloyu derinleştiriyor. Tüm bunlar, sürecin hâlâ hukuki zeminden yoksun olduğunu ve barışın ancak hukuki düzenlemelerle mümkün olabileceğini gösteriyor.
“İmralı’daki tecridin kaldırılması, yürütülen süreçten bağımsız olarak temel bir hak gereğidir.”
*İmralı’daki tecrit koşulları sürecin ilerlemesini nasıl etkiliyor? Abdullah Öcalan ile görüşmelere ilişkin yapılan başvurulara verilen yanıtlar hukuki açıdan ne ifade ediyor ve tecridin kaldırılması neden kritik?
2024 Ekim’inden önce İmralı’da mutlak bir iletişimsizlik hali vardı ve yaklaşık dört yıl boyunca Sayın Öcalan’dan, İmralı Adası’ndan ve yanındaki kişilerden hiçbir haber alınamadı. Bu durum, 23 Ekim 2024’te DEM Parti Milletvekili Ömer Öcalan’ın adaya gitmesiyle ilk kez kırıldı. Bu tarihten sonra başlatılan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakıldığında, tecridin görece kırıldığı görülmektedir. Bu süreçte ortalama ayda bir İmralı heyeti ziyaret gerçekleştirdi, birkaç aile görüşü yapıldı ve uzun yıllardır engellenen avukat görüşleri 2025 yılının Eylül ve Ekim aylarında iki kez yapılabildi. Meclis bünyesinde kurulan komisyondan üç kişilik bir heyet de adaya gitti. Ancak tecrit tamamen sona ermiş değildir. Nitekim 13 Ekim 2025’ten bu yana avukat görüşü yapılmamış, aile görüşleri de gerçekleşmemiştir.
İmralı’daki tecridin kaldırılması, yürütülen süreçten bağımsız olarak temel bir hak gereğidir. Sürecin baş müzakerecisi olarak tanımlanan Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve iletişim koşullarına sahip olması, müzakere hukukunun da zorunlu bir parçasıdır. Avukatları olarak, 13 Ekim 2025’ten bu yana görüşme yapılmadığını ve görüşme talebimizin sürdüğünü ifade ediyoruz.
“17 Ocak görüşmesi ve sonrasında yaşanan gelişmelere baktığımızda, Sayın Öcalan’ın Kürt aktörlerine, devlet yetkililerine ve farklı taraflara gönderdiği mektup ve mesajların tasfiye girişimini gerileten önemli bir rol oynadığını söylemek mümkün.”
*Suriye’de yaşanan siyasal ve askeri gelişmelerin Türkiye’deki Kürt meselesi, İmralı süreci ve çözüm tartışmaları üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bölgesel çatışma dinamikleri diyalog ve müzakere süreçlerini nasıl etkiliyor?
Bölgesel çatışmalar, diyalog ve müzakere süreçleri açısından öncelikle şu gerçeği teslim etmek gerekiyor: 10 Mart Mutabakatı’yla siyasal özne konumuna gelen Rojava Kürtleri, Ortadoğu’nun yeniden dizaynında kurucu bir güç haline geldi. Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) ortaya koyduğu bu siyasallaşma iradesine karşı son bir ayda çok aktörlü, çok boyutlu ve küresel nitelikte bir tasfiye ya da soykırım girişiminin yaşandığını söyleyebiliriz. Ancak bugün itibarıyla bu girişimin görece kırıldığını da ifade etmek gerekiyor. Bu durumun iki temel unsurla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. İkinci unsurdan başlayacak olursam; Rojava’nın statüsü Kürtler açısından bir onur meselesi olarak görülüyor. Bu nedenle Kürdistan’ın dört parçasında ve dünyanın farklı bölgelerinde Kürtlerin, Kürt kadınların öncülüğünde, statüsüz bırakma ve soykırım girişimlerine karşı güçlü, demokratik ve meşru bir direniş ortaya koyduğunu gördük. Son bir aylık süreçte sergilenen bu kolektif direnişin, tasfiye girişimini şimdilik durduran ve gerileten önemli bir faktör olduğunu söyleyebiliriz.
Birinci unsur ise Sayın Öcalan’ın müdahalesidir. Basına da yansıdığı üzere 17 Ocak görüşmesinde Sayın Öcalan, bütün dikkatini özellikle Halep’e verdiğini ifade etti ve Kürtlere yönelik bir kırım ihtimaline dair ciddi uyarılarda bulundu. HTŞ’nin bu süreci tek başına yürütemeyeceğini, Şara’nın emperyal güçlerin etkisi altında hareket ettiğini ve bölgede yeni bir diktatörlük eğiliminin ortaya çıkabileceğini belirtti. Ayrıca farklı etnik ve inanç gruplarına yönelik saldırı riskine de dikkat çekti. 17 Ocak görüşmesi ve sonrasında yaşanan gelişmelere baktığımızda, Sayın Öcalan’ın Kürt aktörlerine, devlet yetkililerine ve farklı taraflara gönderdiği mektup ve mesajların tasfiye girişimini gerileten önemli bir rol oynadığını söylemek mümkün. Özellikle Halep’le başlayan, Tel Rıfat ve Meskene hattı üzerinden Fırat’ın doğusuna sıçrama ihtimali bulunan saldırılara karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguladı ve halkın bir kıyımdan korunması gerektiğine dair güçlü uyarılarda bulundu. Dolayısıyla tasfiye girişiminin şimdilik durdurulmasında 29 Ocak anlaşmasının etkili olduğu, bu anlaşma üzerinde hem Sayın Öcalan’ın müdahalesinin hem de Kürt halkının kolektif direnişinin belirleyici rol oynadığını ifade edebiliriz.
“Meclis komisyonunun hazırlayacağı ortak raporda umut hakkına ilişkin düzenlemelerin yer alması, hem yürütülen sürecin ilerlemesi hem de uluslararası ve evrensel hukuk normlarına uyum açısından zorunlu bir adım olarak görülmektedir.”
*AİHM’in Abdullah Öcalan dosyaları ve ağırlaştırılmış müebbet cezalarına ilişkin kararları Türkiye’ye hangi yükümlülükleri getiriyor? Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi denetim süreci bu noktada ne aşamada?
Sayın Öcalan’a verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, 18 Mart 2014 tarihinde AİHM tarafından işkence olarak değerlendirilmiş ve bu konuda hak ihlali kararı verilmişti. Ancak 2014’ten bugüne kadar Türkiye’de hükümet yetkilileri ve Adalet Bakanlığı bu ihlal kararının gereğini yerine getirmiş değil. Kararın uygulanmasını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin toplantılarına baktığımızda ise, konunun ilk kez ihlal kararından yaklaşık sekiz yıl sonra gündeme alındığını görüyoruz. Komite, 2021, 2024 ve 2025 yıllarında üç ayrı toplantıda Sayın Öcalan’a verilen ağırlaştırılmış müebbet cezasının umut hakkının ihlali olduğuna dair değerlendirmelerde bulundu. Her toplantıda Türkiye hükümetine, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının mevcut haliyle bir insan hakları ihlali ve işkence niteliği taşıdığı açıkça iletildi. Bu nedenle Türkiye’nin hem ceza hukuku hem de infaz hukuku alanında gerekli yasal düzenlemeleri yapması gerektiği defalarca vurgulandı.
Sayın Öcalan’ın umut hakkı dosyası, Türkiye’de umut hakkına olanak tanıyacak yasal düzenlemelerin yapılmasını zorunlu kılan temel dosyalardan biri olarak görülüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan kişilerin en fazla 25 yıl sonra tahliye olma imkânına sahip olması gerekiyor. Bu çerçevede Sayın Öcalan ve benzer şekilde ağırlaştırılmış müebbet cezası alan diğer hükümlüler açısından da Türkiye’deki ceza ve infaz sisteminin bu standarda uyarlanması gerektiği açıkça ifade ediliyor. Denetim görevini yürüten Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin ise bu kararın uygulanması konusunda daha güçlü ve sıkı bir izleme yürütmesi gerektiği ortadadır. Nitekim Komite, 2025 yılındaki toplantısında süreç kapsamında Meclis bünyesinde kurulan komisyona da işaret etti ve sürecin ruhuna uygun çalışmalar yürütülmesini bir gereklilik olarak ortaya koydu. Bu çerçevede geçmiş yıllarda sunulan kanun tekliflerinin değerlendirilebileceği ve Meclis komisyonunun umut hakkı konusunda somut adımlar atması gerektiği ifade edildi. Dolayısıyla bugün Meclis komisyonunun hazırlayacağı ortak raporda umut hakkına ilişkin düzenlemelerin yer alması, hem yürütülen sürecin ilerlemesi hem de uluslararası ve evrensel hukuk normlarına uyum açısından zorunlu bir adım olarak görülmektedir.
“Umut hakkı, içinde bulunulan barış ve demokratik toplum sürecinden, diyalog ya da müzakere süreçlerinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gereken bir haktır.”
*Umut hakkı yalnızca bireysel bir infaz sorunu olarak mı yoksa çatışma çözümü ve demokratikleşme sürecinin parçası olarak mı ele alınmalı?
Umut hakkı bireysel değil, yapısal bir meseledir. Bu durum hem AİHM hem de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararlarında açıkça tescil edilmiştir. Umut hakkı, Türkiye’nin hukuk sistemiyle doğrudan ilgili olduğu için yalnızca tek bir kişiyi değil, aynı suç isnadı altında bulunan herkesi ilgilendiren ve bu yönüyle demokrasiyle de bağ kuran temel bir haktır. Eylül ve Ekim 2025 aylarında Sayın Öcalan ile yapılan görüşmelerde de kendisi bu durumu açık biçimde ifade etmiş, umut hakkının devletin adım atması gereken temel bir mesele olduğunu belirtmiştir. İsminin öne çıkarıldığını ancak konunun yalnızca kendisiyle sınırlı olmadığını, Türkiye’nin hukuk sistemiyle ilgili yapısal bir sorun olduğunu vurgulamıştır. Sayın Öcalan, umut hakkının uygulanmasının devletin sorumluluğu olduğunu defalarca dile getirmiştir.
Bununla birlikte umut hakkı, içinde bulunulan barış ve demokratik toplum sürecinden, diyalog ya da müzakere süreçlerinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gereken bir haktır. Yaşam hakkı gibi vazgeçilemez, devredilemez ve müzakere konusu yapılamaz. Bu nedenle süreçten önce nasıl umut hakkının uygulanması gerektiğini savunuyorsak, bugün de aynı noktadayız.
Öte yandan Türkiye açısından bu konuda zaten gecikilmiş bir durum söz konusudur. AİHM içtihatlarına göre umut hakkı, bir kişinin en fazla 25 yıl sonra özgürlüğüne kavuşma imkânına sahip olmasını ifade etmektedir. Sayın Öcalan’ın durumuna bakıldığında ise ceza süresinin 28’inci yılına yaklaşılmaktadır. Bu nedenle umut hakkının Sayın Öcalan nezdinde tanınması ve uygulanması, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve temel insan hakları rejimi açısından hukuki bir zorunluluktur. Ancak mevcut süreç açısından ayrıca şunu ifade etmek gerekir: Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarıya ulaşabilmesi için Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanması, hem müzakere hukukunun hem de demokratik siyasetin gereği olarak görülmektedir. Bu bağlamda umut hakkı, sürecin ilerleyebilmesi açısından önemli bir hukuki araç olarak değerlendirilebilir.
“Sayın Öcalan da görüşmelerde çalışma koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini sık sık dile getirmekte, halka, medyaya ve toplumsal kesimlere doğrudan temas edebilmesi hâlinde sürecin çok daha sağlıklı ilerleyebileceğini belirtmektedir.”
*Mevcut gelişmeler ışığında kalıcı barışın sağlanabilmesi için en kritik eşik sizce nedir? Devletin, uluslararası kurumların ve hukuk çevrelerinin bu süreçte üstlenmesi gereken sorumluluklar nelerdir? Asrın Hukuk Bürosu önümüzdeki dönemde hangi hukuki başlıklara odaklanmayı planlıyor?
Mevcut sürecin en önemli eşiği, bugün itibarıyla Sayın Öcalan’ın özgür yaşama ve özgür çalışma koşullarına ulaşmasıdır. Müzakere hukukunun karakteri, ruhu ve dinamikleri açısından bakıldığında da bunun belirleyici bir eşik olduğu görülmektedir. Çünkü hem Rojava hem de Türkiye açısından değerlendirildiğinde, Sayın Öcalan’ın fiilen ve pratik olarak sürecin başında yer almasının, özellikle Suriye ve Rojava’daki entegrasyon süreçlerinde daha güçlü ve kalıcı sonuçlar yaratabileceği ifade edilmektedir.
Nitekim Sayın Öcalan da görüşmelerde çalışma koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini sık sık dile getirmekte, halka, medyaya ve toplumsal kesimlere doğrudan temas edebilmesi hâlinde sürecin çok daha sağlıklı ilerleyebileceğini belirtmektedir. Bu durum hukuki düzenlemeleri zorunlu kılmakla birlikte, esas olarak hükümet ve devlet yetkilileri tarafından ortaya konulacak tutarlı ve güçlü bir politik iradeyi gerektirmektedir. Zira politik iradenin zayıf ya da tutarsız olduğu durumlarda, hukuki düzenlemelerin engel olarak sunulduğu ve bu durumun devam ettiği görülmektedir. Bu nedenle toplumun, sivil toplumun, siyasi partilerin ve insan hakları savunucularının, hükümeti gerekli yasal ve siyasal adımları atmaya yöneltecek demokratik bir basınç oluşturması gerektiği düşünülmektedir.
Öte yandan Asrın Hukuk Bürosu olarak, Sayın Öcalan’ın çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ile fiziki özgürlüğünün sağlanması amacıyla hem ulusal hem de uluslararası düzeyde adli, idari ve diplomatik başvuruların sürdürülmeye devam edileceği ifade edilmektedir.







