
Ayşe Gökkan: Bu çağrı bir manifestodur
- 09:02 3 Nisan 2025
- Güncel
Melek Avcı
ANKARA – Kürt siyasetçi Ayşe Gökkan, Abdullah Öcalan’ın çağrısını “tarihi bir manifesto” olarak değerlendirdi. “Kadınların özgür olmadığı bir toplumda demokrasiden söz edilemez” diyen Ayşe Gökkan, barış sürecinde kadınların belirleyici rolüne vurgu yaptı.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı “asrın çağrısı” üzerine tartışmalar sürerken, farklı kesimlerden destek açıklamaları da gelmeye devam ediyor. Çağrı kapsamında iktidarın somut adımlar atması gerektiğine yönelik mesajların öne çıktığı bu süreci, Ankara Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan Kürt siyasetçi Ayşe Gökkan değerlendirdi.
Ayşe Gökkan, çağrıya ve sonrasındaki gelişmelere dair JINNEWS’in sorularını yanıtladı.
“Çoklu tercihlere rağmen, yüzünü yine eşit, özgür Kürt-Türk birlikteliğine samimi ve inanarak çevirmeleri; bunu barış ve demokratik toplum çağrısıyla taçlandırmaya kararlı bir şekilde savunan Sayın Öcalan, tarihi sorumluluğu üstlenmiştir.”
*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 27 Şubat’ta asrın çağrısını yaptı. Bu çağrıya ilişkin ne düşünüyorsunuz?
Bizi bugüne getiren ve şimdi aramızda olmayanları saygıyla anarak başlıyorum ve demokratik özgürlük mücadelesine emek veren herkese selamlar. Son sözü ilk önce söyleyecek olursam; bugünü ve tarihi de aşan, daha ötesini kapsayan bir manifestodur. İki dünya savaşını, reel sosyalizmin geldiği aşamayı, aşırı milliyetçiliğin ret ve inkârının doğurduğu sonuçları; bin yıl geriye giderek Kürt-Türk ilişkilerinin gönüllülüğe dayalı birlikteliğini ve Kürt realitesinin son yüz yılda inkârıyla zorunlu birlikteliğin gerçekleşmesinin imkânsızlığını doğurduğu PKK vurguları, bir manifestodur. Çağrıda, bu koşullarda PKK’nin gönüllü katılımla oluştuğunun; cumhuriyet tarihinin en uzun hareketi olduğunun, güç ve taban bulmasının altı çiziliyor. Bu harekete gönüllü katılımların güç ve taban bulması; demokratik toplumla ve devletle bütünleşmek için, yine gönüllü olarak kendini feshetmesini vurgulamak önemlidir.
Daha önce de Sayın Öcalan, “İsyan ve inkâr, kısır bir döngüdür. Her iki taraf da mutlak zafer yaşamayacak, ama mutlak yenilgi de yaşamayacak” şeklinde demokratik toplum vurgusu yapmıştı. Şimdi, “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı ile bunu yeniliyor.
Aslında, Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan; Kürdistan, Türkiye ve Orta Doğu’nun, kapitalist modernitenin 200 yıldır yaptığı gibi yeniden parçalanmasının önüne geçmenin yolu ve yönteminin altını ısrarla çiziyor. Bugün, hareketin geldiği aşama ve Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler, değişimler ki başta Suriye olmak üzere, başta Kürtler olmak üzere birçok farklılık için çoklu tercihleri ortaya çıkarmaktadır. Onlar arasında herhangi birini seçmekte ve farklılıkların iradesine kaldığını, herkese hatırlatıyor. Sayın Öcalan’ın çağrısında; cumhuriyetin ilk yüzyılında, Kürtler yüzünü her Türkiye’ye döndüğünde, kuruluş devleti onları reddetmiş; onlar da buna isyan etmiştir. Tüm zor aygıtları devreye konmuş, bastırılmış olduklarını alt okumalardan anlıyoruz. Ama bu kez, çoklu tercihlere rağmen, yüzünü yine eşit, özgür Kürt-Türk birlikteliğine samimi ve inanarak çevirmeleri; bunu barış ve demokratik toplum çağrısıyla taçlandırmaya kararlı bir şekilde savunan Sayın Öcalan, tarihi sorumluluğu üstlenmiştir.
*Demokratik toplumun inşasında farklı toplumsal kesimlerin rolü nedir ve bu dönüşümün toplumsal yapılar üzerindeki etkileri nasıl değerlendirilebilir?
“…Demokratik toplum kaçınılmazdır…” derken PKK’nin Kürt ulusuna ve birlikte yaşadığı halklara ve inançlara demokratik toplum inşasının kültürünü kazandırdığından söz ediyor. On milyonlardan söz ediyor. Tarihte beslenme, barınma, korunma, öz savunma temellerinin atıldığı Mezopotamya’da bu kültürün PKK hareketiyle gelişmiş olması ve Orta Doğu’ya ışık tutacağı aşikardır. Tabi ki Türkiye ile birlikte. Nitekim İstanbul’da çağrının yapılmasının hemen ardından BM’de dahil uluslararası toplum temsilcileri ve basın çağrıya “umut ışığı” , “bölgede barış ve istikrarın sağlanacağı yönünde önemli bir adım olması bekleniyor”, “Orta Doğu’yu da sarsabilecek büyük değişim” ve “Çağrı bölgeye barış getirir” dedi. Manifestonun tarihin yönünü demokratik topluma çevirdiği dünyaca görüldü. Çağrının baş aktörlerinden Sayın Öcalan, “Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur, olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemleri” der. Bu çağrının “umut ışığı” olmasının temel altyapısıdır.
Biz kadınlar açısından kadının özgür olmadığı bir toplumda demokrasiden söz edilmeyeceğinden hareketle barış ve demokratik toplum çağrısı toplumun yarısı olan kadınlar, barış ve demokrasinin dışında bırakılamaz, bizzat tesisinden sorumludur. Eğer biz eşit ve özgür olmak istiyorsak demokratik toplumun inşasını gerçekleştirmemiz bir zorunluluk değil yaşamsal bir gerekliliktir, bu eşit özgür yaşam idealimizin kararlılığına bağlıdır. Zihniyet devrimi yani demokratik değişim dönüşüm her bireyin kendi devrimini gerçekleştirmesidir. Ayakları yerden kesilecek kadar özgür ve iradeli bir o kadar toplumsallığa katılımdır. Başkasının yerine devrim yapılamaz. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü zihniyet devrimi, bizzat birey olmaktan hareketle hiç yapılmaz. Bu nedenle demokratik toplum ataerkil zihniyetin hakim olduğu toplumu kabul etmez. Bunu Sayın Öcalan’ın 8 Mart mesajında da vurguladığını biliyoruz.
"Demokratik toplum, gönüllü birlikteliktir. Gönüllü birlikteliğin temeli; başta kadın-erkek ve tüm farklılıkların eşit, özgür birlikteliği olmalıdır. "
*Kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden bakıldığında devletin yeni bir anayasa sürecine nasıl yaklaşması gerekiyor? Sürecin başarıya ulaşması için iktidar, kadın hareketleriyle nasıl bir diyalog kurmalı?
Devlet-hükümet, çağrının ruhuna denk, yeni bir anayasa sürecine yaklaşmalıdır. Çağrı, “demokrasi dışı bir yol yoktur, olamaz” üzerinden inşa edildiğinde; devlet, kadının eşit ve özgür olmadığı bir anayasa yaklaşımı gösteremez ve toplumsal cinsiyet eşitliği ile yaklaşmalıdır. Şimdiden, an itibariyle, ataerkil zihniyetin ortaya çıkardığı tüm şiddet ve kadın soykırım olaylarının, kadın-erkek eşitsizliğinden kaynaklı olduğu ile yüzleşerek; kadınların mücadele ile kazandığı haklar, ulusal ve uluslararası sözleşmelere konan tüm hakları hayata geçirmelidir. Ataerkil zihniyetin, toplumun altına döşenmiş bir tür dinamit olduğu; nerede, ne zaman, ne için kadınları ve devleti, hükümeti vuracağı belli değildir. Bu farkındalığa varılabilmelidir. Çağrının başlığı “Barış ve Demokratik Toplum”dur. Bundan hareketle, iktidar bu çağrının ihtiyaçlarını ve gerekliliklerini yerine getirmekle sorumludur.
Toplumun yarısı olan kadının yer almadığı bir süreç düşünülmemesi gerekir. Yeni anayasayı, evrensel hukuk değerleriyle hazırlık yapmalı, tüm kesimlerin katılımı sağlanmalıdır. Bugüne kadar, çatışma ve çözüm süreçlerine kadın katılımının çok pozitif yürütücüler olduğu; bu süreçlerle ilgili yapılan araştırmalar ve veriler mevcuttur. Sürecin başarıya ulaşması için, kadın hareketiyle birlikte çalışma yürütülmesi elzemdir. Yeni anayasada, kadınlarla birlikte, toplumsal cinsiyet eşitliği ile yaklaşmalıdır.
Çağrıda, “Kimliklere saygı; kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerini esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın meşruiyetiyle mümkündür” denir. Bu meşruiyetle, iktidarın, mevcut kadın özgürlük mücadelesi veren kadın hareketlerinin tümüyle diyaloğa geçmesi, ötelenmemesi gerekir.
Kadın, toplumsal barış ve demokratik toplumun inşasında temel lokomotiftir ve eşitsizliklerle mücadele eden en deneyimli dinamiktir. Kadın, Kürt olarak; Alevi, Ezidi, Süryani, Asuri, Ermeni olarak çok yönlü eşitsizliklerle mücadele etmiştir. İktidarın onlarla diyaloğa geçmesini beklemeden, diyaloğa geçmeli; hem kendi aralarında hem de farklı karma dinamiklerle diyaloğa geçmeleri elzemdir. Birbirlerini beklemeden, diyaloğun çeperlerini genişletmeli. Bu, bir zorunluluk değil; geleceğimizi inşa etmenin gerekliliğidir. Devlet-hükümet de bu kadın dinamikleriyle diyaloğa geçerek, deneyimlerinden faydalanmalıdır. Demokratik toplum, gönüllü birlikteliktir. Gönüllü birlikteliğin temeli; başta kadın-erkek ve tüm farklılıkların eşit, özgür birlikteliği olmalıdır. Eğer ataerkillik kadına dayatılıyorsa, çağrıda vurgulandığı gibi “...demokrasi dışı bir yol yoktur, olamaz”a aykırıdır. Erkek egemenliği dayatılıyorsa, demokrasi dışı olur ve çağrının temeli ve ruhu bunu kabul etmez. Eşitsizlikleri inkâr etmek, barış ve demokratik toplum fikriyatını da inkâr etmek olur. Ret ve inkârın bize nelere mal olduğu, yarım asırdır gözler önündedir ve kadına eşitsizliğin dayatılmasına dair diktatörlükleri, yaşadıklarımızdan biliyoruz. Toplumsal cinsiyet inşası, demokratik toplum inşasıdır.
“Aşırı milliyetçilikle Kürt realitesine bakma siyaseti yürütülmemelidir. Buna denk, demokratik olmayan siyasi uygulama ve söylemler, siyasi zeminde, parlamentoda ele alınıp çözülmelidir.”
*Türkiye’de barış sürecinin yeniden canlanması için hangi hukuki ve siyasi reformların öncelikli olarak gerçekleştirilmesi gerekiyor ve hangi adımlar atılmalı?
Öncelikle, Kürt Halk Önderi, barışın baş aktörünün süreci ilerletebilmesi için özgür koşullarda çalışabilmelidir. Abdullah Öcalan, “…silah bırakma çağrısında bulunuyorum ve çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum” diyor. Tarihi sorumluluğu üstlenmiş baş aktör, tüm iletişim kanallarını yüz yüze, telefon, gruplarla görüşme gibi, fark etmeksizin, kullanamazsa; görüşmeler yapamazsa; görüş ve önerilerini gruplarla, iç ve dış dinamiklerle zamanında ve özgür mekânda paylaşmazsa, bu tarihi sorumluluğu nasıl yerine getirecek? Halklar, farklılıklar, kadınlar, gençler; görüşlerini ve önerilerini zamanında, tarihi sorumluluk almış baş aktörle paylaşmazsa, çağrının ruhu zedelenir; güvensizlik, samimiyetsizlik ve itibarsızlık yaratan bir durum ortaya çıkar ki bu, iktidarın sorunu olur ve çağrının başarıya ulaşması engellenmiş olur. Son tahlilde, barış; ayrıcalıkların sona ermesi, her iki taraf için silahların devreden çıkmasıdır. Buna bağlı kalınarak, siyasi söylemler bu ortak fikirle, çağrının ruhuna denk olmalıdır. Öncelikle, dilin değişmesi gerekir. Bilindiği gibi, “terör” söylemi, devletin şiddet tekelinin aracı hâline getirildi. Bu durum, “güvenlik sorunu” olarak tanımlandığından, şiddet tekelinin aracı olmasının üstü örtüldü. “Terör, terörist” algısıyla toplumun barışı hayal etmesi bile engellenmiş oluyor.
Yine, toplumun ve bireylerin barış ve demokratik toplum fikriyatını düşünmesinin, bunun faaliyetine girişmesinin önünü kapatıyor. Bu yönlü kanalların açılmasının da önünü kapatıyor. Oysa barış ve demokratik toplum inşası önündeki tüm engellerin kaldırılması, zorunlu değil; gerekliliktir. Bununla bağlantılı, ifade özgürlüğünden örgütlenme özgürlüğüne; uzlaşıyla oluşmuş birlikteliklerin halk iradesiyle seçilmişlerin yerine kayyım atama, toplu gözaltılar, tutuklamalar, 8 Mart dahil kadınların engellenmesi, kadın olmaktan kaynaklı uğradığı saldırılar, kadın soykırımı uygulamaları süreci itibarsızlaştırmaktadır. Hiçbir etki, itibarsızlaştırma kadar sürece zarar veremez. En can yakıcı olan da, hükümetin hem iç hem dış politikada, hem Kürdistan’ın dört tarafında hem de dünyanın neresinde bir Kürt varsa, TMK ile yönetmekten vazgeçmemesidir. TMK, tüm yasalardan çıkarılmalıdır. Türkiye’yi uçurumun kenarına getiren asıl sorun da TMK’dır. İnsan aklının almadığı ağır hasta tutsaklara, 30 yılı aşkındır zulmederek TMK’yi uyguluyor.
Oysa siyasi iktidar, devlet işlerini düzenleme ve yönetmedir. Bundan hareketle, siyasal bakış ve siyasi davranış sürece uygun değişmelidir. Başta kadınlar, halklar ve inançlar, düşünceler; ret ve inkârı içeren siyasal davranış ve söylemlerden vazgeçmek, demokratik toplum siyasetinin gelişmesi, mevcut siyasal otoritenin sorumluluğundadır. Aşırı milliyetçilikle Kürt realitesine bakma siyaseti yürütülmemelidir. Buna denk, demokratik olmayan siyasi uygulama ve söylemler, siyasi zeminde, parlamentoda ele alınıp çözülmelidir. Biz kadınlar, aşırı milliyetçiliğin cinsiyetçilikle geliştirilerek kadına yönelik şiddete dönüştüğünü biliyoruz. Bu dönüştürme, tersine dönüştürülmelidir. Yani devlet, siyasal otorite; temel konuları özgürlükler açısından çözümleyen, adalet, eşitlik, kadın hakları, farklı ulus ve inançların haklarının anlamlarını demokratik topluma denk dinamikleriyle ortaklaşarak, olurunu alarak tanımlaması ve hayata geçirmesi, aynı zamanda siyasi ahlak ilkesidir. Bunun kıymetiyle her söz ve pratik, yasa ele alınmalıdır.
“Türkiye’nin de imzacısı olduğu ve yasal düzenlemesi olmasa bile Anayasa'nın 90. maddesinde geçerli kılınmış tüm ulusal ve uluslararası evrensel sözleşmelerin gerekleri yerine getirilmeli, yaşamsallaştırılmalı ve bunun dilini, duruşunu, ciddiyetini, sorumluluğunu taşımalıdır.”
*Barış sürecinin sürdürülebilir olması için siyasi aktörlerin nasıl bir tutum sergilemesi gerekir? Güven inşası ve demokratik kapsayıcılığı sağlamak adına atılması gereken en önemli adımlar nelerdir?
Nitekim, Sayın Öcalan’ın çağrısının derinliğinden okunup bakılırsa; siyaset zemini dediği, siyasi hamaset ve husumetin fikir olmadığı, çağrının bunun üzerinden inşa edildiği gözler önündedir. Çünkü öncesi, yani MHP lideri ve cumhurbaşkanı söylemleri, Kürt realitesinin kabulü ve demokratik toplum fikriyatında anlaştığını kuvvetlice gözler önüne sermektedir. Kürdistan ve Türkiye toplumlarının buna itibar etmesi için, fikriyatın ortaklığına denk pratikleri; siyasi otoriteden itibarlı duruş, toplumsal dinamikleri daha da hareketlendireceği bilinmektedir. İzaha gerek yok; bu, barış sürecini yeniden canlandırır. Kürt realitesinin siyasi zemine çekilmesinin ön adımı, fikrin ortaklaştığı çağrı ile atıldı. Herkesi, pratikteki eylem ve söylemin bütünleşmesini; samimi, itibarlı, çelişkisiz, görünür kılması elzemdir. Bunu gerçekleştirmek, temel sorumluluktur. Bu sorumlulukla, Türkiye’deki siyasi partilerin buna destek verdiği dikkate değer çoğunlukta; özgürlük mücadelesi veren kadın hareketleri, STK’lar, inisiyatifler, dinamikler bu sürece katılımını hızlandırmalıdır.
Herhangi bir konuşma, sunumda; siyasi otoriteye o kadar güvensiz yaklaşılıyor ki, “Sayın Öcalan” dediğinde defalarca dönüp izah ediyor, “Dilim sürçtü” diyerek düzeltme gereği duyuyor. Siyasi otoritenin temsilcileri bile aynı durumda. Çağrıda “aşırı milliyetçiliğin savuruluşu” ifadesiyle tanımlanan, Kürt realitesinin reddedildiği bu süreçte bile, Kürtlere “terörist” denmesi bir sorumlu vatandaşlık olarak kodlanıyor. O zaman yönümüz nereye gidiyor? Bilindiği gibi, terör söylemi, Kürt toplumunu rencide eden bir söylem olarak geliştirildiğinden, Kürt halkının sürece güvenme sorununu da ortaya çıkarıyor. O zaman, mevcut siyasi otorite ve devlet bu süreci neden başlattı sorusunu sordurtuyor. Sürecin başlatılmasını sorgulatmayacak, samimi, dürüst, istikrarlı, kapsayıcı eylem ve söylemlerle sürece yaklaşmak yaşamsal önemdedir. Her iki tarafın acılarına eşit yaklaşmak, herkesin sorumluluğundadır. Bundan kaçınılmamalıdır. Mevcut otoriteye muhalif olanların hak ihlalleriyle ilgili kaygıları, hükümet tarafından dikkate alınmalı ve barış mücadelesine katılım sağlanmalıdır. İç ve dış politika, “terörle mücadele” üzerinden algı yönetiminden vazgeçmeli; ülkeyi, demokratik ve kapsayıcı siyasi zeminde programlar geliştirilmesiyle, oluşan boşluk hızla doldurulabilir. El konulmuş haklar iade edilmezse, reformların yapılmasının önü açılmaz. Türkiye’nin de imzacısı olduğu ve yasal düzenlemesi olmasa bile Anayasa'nın 90. maddesinde geçerli kılınmış tüm ulusal ve uluslararası evrensel sözleşmelerin gerekleri yerine getirilmeli, yaşamsallaştırılmalı ve bunun dilini, duruşunu, ciddiyetini, sorumluluğunu taşımalıdır.
*Kadınların barış sürecine etkin katılımını sağlamak adına ve Kürt sorununun çözümü için hükümet ne tür politikalar geliştirmelidir?
Hükümet, bu tür sorunları çözmüş dünya deneyimlerini inceleyerek, hakikatle yüzleşmenin gerekliliğine inanmalıdır. Toplumun yarısı kadının yer almadığı sistem oluşumu, sürecin demokratik olmadığının ön kabulü ile başlamalıdır. Kadınlar, bu konuda hükümete sahip oldukları engin bilgileri sunabilmelidir. Hükümet, bunun kapılarını açmalıdır. Birbirinin deneyimlerinden faydalanma, tıpkı barışma sürecinin, demokratik toplum olabilme sürecinin de güvenini oluşturur. Yeni bir girişimle iki amacı gerçekleştirebilir; barış sürecini de hızlandırır. Devlet-hükümet, var olanı reddetmekle, her iki taraf da neleri kaybettirdiğinin ve bu kayıpların nelere yol açtığının da farkındalığını derinleştirir. Hükümetin en temel politikası da bu ve benzer girişimleri tüm topluma yaymaya ve geliştirmeye öncülük eden, demokratik toplum oluşumu evrelerini de hazırlamış olurlar. Aynı zamanda hükümet, realitelerini tanımama süreçlerinde yaşananlarla yüzleşme başlangıcına adım atmış olur. Çünkü bugüne kadar uygulanan realiteleri tanımama kabul edilmedi.
Devlet, Kürtlerin dışlanmadığı bir “Türk” ortak adıyla tarif edilmesi üzerinden, yüz yıldan fazladır; her türlü kitle iletişim araçlarını, eğitimi, araştırmayı, teoriyi, felsefeyi ve zor aygıtlarını devreye koydu. Kürtler ikna olmadı ve demokratik, gönüllü birlikteliğin inşa edilmediğini; geçirdiğimiz yarım asra varan çatışma süreci, bunun en somut örneği olarak ortaya koydu. Silahları bırakacak olanların üzerine bomba yağdırmaları, yaşam hakkı tanımamaları; sürecin altına dinamit koymaktır.
Sonuç olarak, barış ve demokratik toplum çağrısına destek vermeyenler, hatta mesafeli duranlar, reddedenler; doğrudan ve dolaylı olarak çatışmadan yana olduklarını göstermektedir. Bunu insanlık adına gözden geçirip ele almaları, her iki taraf için de akan kanın, gözyaşlarının, farklı renklere boyamanın vebalini kaldıramayacaklarını anlamaları; insanlık, ahlak, vicdan adına tarihi bir sorumluluktur.