Barışın önüne kurulan dil: Medya neyin habercisi?

  • 09:05 18 Ekim 2026
  • Medya Kritik
 
Dilan Babat 
 
HABER MERKEZİ - Ana akım medyanın haberlerinde kullanılan ifadeler, barış sürecini tasfiye, tehdit ve güvenlik eksenine sıkıştıran bir habercilik anlayışını görünür kılıyor. Oysa medyanın sorumluluğu, resmi söylemi yeniden üretmenin ötesinde, demokratik çözümün koşullarını sorgulamak ve barışı toplumsallaştıracak sözlere alan açmak.
 
Bir barış sürecinde medya yalnızca gelişmeleri aktarmıyor; seçtiği sözcüklerle kimlerin konuşabileceğini, hangi taleplerin duyulacağını ve neyin tartışılabilir sayılacağını da belirliyor. Başlığa taşınan bir niteleme, kaynağı açıklanmayan bir iddia ya da sorgulanmadan aktarılan bir güvenlik değerlendirmesi, toplumun süreci nasıl anlamlandıracağını etkiliyor. Bu nedenle barış haberciliğini tartışmak, haberlerde hangi kelimelerin kullanıldığı kadar, kimin bakışının esas alındığını da tartışmayı gerektiriyor.
 
Yeni Akit’in “PKK elebaşları için ülke aranıyor! İlk ret geldi: İstemiyoruz” başlıklı haberi ile Cumhuriyet’in “Süreçte gözler güvenlik değerlendirmelerinde: ‘Raporlar olumsuz olursa, süreç durabilir’” başlıklı haberinin paylaşılan bölümleri, bu açıdan birlikte okunmayı hak ediyor. İki metnin vurgu ve üslupları farklı olsa da barışın siyasal ve toplumsal boyutlarını geri plana iten, güvenlik merkezli bir çerçevede buluşuyorlar. 
 
Tasfiye anlatısı çözümün yerini aldığında
 
Yeni Akit’in başlığında tercih edilen “elebaşı” sözcüğü, kişinin kimliğini ya da konumunu aktarmaktan önce okurun ona nasıl yaklaşması gerektiğini belirliyor. Bu niteleme, haberin öznesini sözü dinlenecek ve açıklamaları sorgulanacak bir muhatap olarak görmeyi zorlaştırıyor. Habercinin kendi diline yerleşen tanımlama, bilgi aktarımına daha baştan bir düşmanlık çerçevesi çiziyor.
Haberde sürecin “tasfiye” kavramıyla anlatılması da benzer bir işlev görüyor. Mağaraların boşaltılması, insanların belirli bölgelerde toplanması, listelenmesi ve başka ülkelere gönderilmesi üzerinden kurulan anlatıda, meselenin siyasal nedenleri ve demokratik çözümün gerektirdiği adımlar görünmezleşiyor. Okura sunulan çerçeve, Kürt sorununun nasıl çözüleceğinden çok, belirli insanların nerede tutulacağına ya da nereye gönderileceğine odaklanıyor.
 
Elbette silahsızlanmanın nasıl gerçekleşeceği, dönüşlerin hangi koşullarda sağlanacağı ve yasal düzenlemelerin kimleri kapsayacağı haber konusudur. Ancak bu başlıklar, haklar ve güvenceler tartışmasından koparıldığında insanlar idari işlemlerin nesnesine dönüşür. Özgürce siyaset yapma olanakları, toplumsal yaşama katılım ve hukuki güvence gibi temel meseleler haberin dışında kalır.
“İlk ret geldi: İstemiyoruz” ifadesi ise dışlanmayı başlığın merkezine taşıyor. Paylaşılan bölümde Irak yönetiminin tutumunun hangi yetkilinin, hangi açıklamasına dayandığı görünmüyor. Gövdede “ifade edildi” biçiminde aktarılan bir iddianın başlıkta kesinleşmiş bir ret olarak sunulması, haberin dayanağı ile yarattığı kesinlik arasında mesafe oluşturuyor. Ünlem işaretiyle güçlendirilen bu dil, doğrulanması gereken bilgiyi bir gerilim unsuruna dönüştürüyor.
 
Güvenlik raporlarının gölgesinde bırakılan barış
 
Cumhuriyet’in paylaşılan haber bölümünde ise süreç, güvenlik birimlerinin değerlendirmelerine bağlı bir gelişme olarak çerçeveleniyor. “Raporlar olumsuz olursa, süreç durabilir” ifadesinin başlığa taşınması, barışın geleceğini güvenlik bürokrasisinin vereceği karara bağlayan yaklaşımı öne çıkarıyor.
 
Güvenlik birimlerinin değerlendirmelerini haberleştirmek gazeteciliğin görevidir. Ancak bu değerlendirmelerin hangi ölçütlere dayandığını, kim tarafından denetleneceğini ve siyasi kararlarla ilişkisini sorgulamak da aynı görevin parçasıdır. Güvenlik kaynaklarının bakışını haberin bütün ufku haline getirmek, kamuoyunun tartışma alanını daraltır.
 
Böyle bir habercilikte sorulması gereken sorular vardır: Sürecin ilerlemesini sağlayacak siyasi ve hukuki sorumluluklar nelerdir? İktidarın atacağı adımlar nasıl izlenecektir? İleri sürülen koşullar kamuoyuna açık mıdır? Farklı tarafların açıklamaları aynı dikkat ve sorgulamayla ele alınmakta mıdır?
 
Haber yalnızca bir tarafın yerine getirmesi beklenen koşullara odaklandığında, devletin ve iktidarın sorumlulukları arka planda kalır. Barışın gerektirdiği karşılıklı adımların yerini, tek taraflı bir uygunluk değerlendirmesi alır.
 
Bese Hozat’ın konumunu aktarırken kullanılan “sözde yönetici” ifadesi de ayrıca ele alınmalıdır. Bir kişinin açıklamalarını haber değeri taşıdığı için aktarırken konumunu küçümseyen bir sıfat kullanmak, gazetecinin kendi anlatısına siyasi bir hüküm yerleştirmesidir. Kişinin adını ve örgütsel konumunu açıkça yazmak, görüşlerini benimsemek anlamına gelmez. Aksine, okurun kimin ne söylediğini anlamasını ve söylenenleri değerlendirmesini sağlar.
 
Belirsiz kaynak, kesin başlık 
 
Her iki haberin paylaşılan bölümlerinde de kaynağın niteliği önemli bir sorun olarak beliriyor. “Belirtiliyor”, “ifade edildi”, “parti kaynakları” ve “kulisler” gibi aktarımlar, okurun bilginin dayanağını görmesini sınırlıyor.
 
Gazetecilikte kaynağın korunması gerekebilir. Ancak kaynağı korumak, iddiayı doğrulanmış olguya dönüştürmeyi haklı kılmaz. Bir bilginin resmî karar mı, hazırlık mı, siyasi beklenti mi yoksa yorum mu olduğu açıkça belirtilmelidir. Özellikle yasal düzenlemelerden söz edilirken kamuoyuna açıklanmış bir metin ile kulislerde tartışılan ihtimaller birbirine karıştırılmamalıdır.
 
Barış süreçlerinde bu ayrım daha da önem kazanır. Doğrulanmamış bir iddia, kesin bir başlıkla dolaşıma sokulduğunda beklentileri ve güvensizliği aynı anda büyütebilir. Medyanın sorumluluğu, belirsizliğin üzerine sansasyon eklemek yerine, neyin bilindiğini ve hangi soruların yanıtsız kaldığını göstermektir.
 
Barış dili nasıl kurulmalı?
 
Barış dili, çatışmayı doğuran eşitsizlikleri ve hak ihlallerini açıkça adlandırabilmelidir. Bunun için habercinin kendi anlatısında aşağılayıcı ve düşmanlaştırıcı sıfatlar yerine kişi, kurum ve görev adlarını kullanması gerekir. Açıklamalardaki ifadeler aktarılırken de kime ait oldukları belirtilmeli ve kaynağın dili ile gazetecinin dili birbirine karışmamalıdır.
 
Başlık, haberin taşıdığından daha fazla kesinlik üretmemelidir. Bir iddia iddia olarak, bir olasılık olasılık olarak aktarılmalıdır. Ancak barış haberciliği birkaç sıfatın değiştirilmesiyle kurulamaz. Haber kaynaklarının çoğaltılması, doğrudan açıklamaların incelenmesi, iddiaların karşılığının araştırılması ve siyasi sorumlulukların izlenmesi gerekir. İktidarın açıklamaları kadar sürecin diğer muhataplarının sözleri de sorgulanmalı, eleştiri, kimlikleri aşağılayan bir dile dönüşmemelidir.
 
Medya, barış adına iktidarın ya da herhangi bir siyasi yapının sözcülüğünü üstlenemez. Gazeteciliğin sorumluluğu; atılan adımları, yerine getirilmeyen taahhütleri, hak ihlallerini ve demokratik çözümün önündeki engelleri görünür kılmaktır. Barışın toplumsallaşmasına katkı sunacak dil de bu bağımsız ve hak odaklı habercilikten doğar.
 
Yeni Akit ve Cumhuriyet’in paylaşılan haber bölümleri, farklı yayın çizgilerinin güvenlikçi söylemde nasıl ortaklaşabildiğini gösteriyor. Bu çerçevenin dışına çıkmak için medyanın sorularını genişletmesi gerekiyor: Kim nereye gönderilecek sorusunun yanında kimlerin hangi haklarla yaşayacağı; hangi raporun beklendiğinin yanında demokratik çözüm için hangi adımların atıldığı da sorulmalı. Barışın haberi, insanların sözünü ve geleceğini bu sorularla görünür kılabilir.