Umudun rengi…
- 09:06 31 Ağustos 2026
- Kadının Kaleminden
“Böylesine ağır bir tarihin içinde bugün barışı konuşuyoruz. İşte bu da başlı başına bir umut aslında. Çünkü sarıyı seven başka Agit’lerin artık yaşamlarını yitirmemesini istiyoruz. Umudu büyütelim. Çünkü umudu büyütmek, yaşamı büyütmektir.”
Kesira Demir
Umut, yaşamın en güçlü duygularından biri. İnsan ruhunu şekillendirirken, çoğu zaman fark etmeden sığındığımız liman, umudun ta kendisi oluyor. Bazen zihnimizde sayısız ihtimal kuruyor, kimi zaman üzülüyor, kimi zaman seviniyoruz. Yaşadığımız bütün duygular sonunda bir umuda dönüşüyor. Tutunduğumuz umut bizi bazen masmavi ufuklara taşırken bazen de en karanlık diplerde buluyor kendini. Ama ne olursa olsun, dönüp dolaşıp vardığımız yer yine umut oluyor. Bugün sizlere “sarı umut”tan bahsetmek istiyorum. Neden “sarı umut”? Son zamanlarda yaşadığımız olaylar düşünüldüğünde bu kavramın hepimizi derinden etkileyeceğine inanıyorum. “Sarı Umut”un ne olduğunu anlatmak istiyorum. Bildiğiniz gibi peş peşe acı kayıplar yaşadık. Kürt özgürlük saflarında çeşitli tarihlerde yaşamını yitirenlerin anısına taziyeler kuruldu. Toplu taziyelerle birlikte özellikle Amed’de oluşan duygu hâli herkesi derinden etkiledi. Herkes bir şeyler anlattı, yazdı ama ne söylenirse söylensin, acıyı ifade etmekte yetersiz kalıyor. Ben de bu duyguyu derinden yaşayanlardan biriyim; çünkü bu topraklarda neredeyse herkesin bir yarası, bir kaybı ya da hâlâ umutla beklediği biri (birileri) vardır. Bu yüzden umut vurgusunu önemsiyorum.
Neden “sarı umut”? Agit Amed (SADIK ZEYTUN), çok genç yaşta Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne katılan bir gençti ve ablasının anlattığı üzere en sevdiği renk sarıydı. Ailesini ziyarete giden komisyondan bir arkadaşımız bu durumu aktarıyor. Agit’in neredeyse tüm kıyafetleri sarıydı; bu renk onun hayatının bir parçası gibiydi. Çözüm sürecinin konuşulduğu günlerde dönüşler olur da Agit eve gelirse en sevdiği renk olan sarıdan bir sürü kıyafeti olsun diye ablası henüz olan bitenden habersiz bir şekilde çarşıya gidiyor. Dönüşlerin konuşulduğu bir dönem olduğu için Agit’in bir gün eve dönebileceği umuduyla sarı tişörtler, kazaklar biriktiriyor. Ancak kısa bir süre hayatını kaybedenlerin kimlikleri açıklanıyor ve sonra ailenin acı haberi alması ne yazık ki mukadder oluyor. Aslında şahadeti çok daha önce yaşanmış. Ama aile gerçeği sonradan öğreniyor. Kabul etmek kolay değil; yine de sahip çıkıyorlar, anısını ve mücadelesini yaşatma isteğiyle. O gün orada bir fotoğraf karesinden fazlasıydı Agit. İşte bu duygu üzerinde durulması gereken en önemli şeylerden biri.
Bütün bunlar bize yeniden şu soruyu düşündürtüyor: Gençleri böylesine güçlü bir iradeye, böylesine derin bir inanca yönelten sebepler nelerdi? Onları en sevdiklerinden vazgeçirip bu yolu seçtiren şey neydi? Bu soruları uzun zamandır soruyoruz ama aynı zamanda yeni soruların da ortaya çıktığını görüyoruz. Mesela, kayıplar bize ne anlatıyor? Her kayıp geride büyük bir acı bırakıyor. Bazı kayıplar ise yalnızca bireysel yas değil, toplumsal hafızanın bir parçasına dönüşüyor. Bu yüzden sadece acıyı değil, acının sebeplerini ve insanların aldığı kararları da anlamaya çalışmak gerekiyor. “Sarı Umut” bu anlam arayışının simgesi olabilir. Umudu kaybetmemek için.
Şu an arka planda “Ağla Sevgili Yurdum Ağla” çalıyor. Aslında gerçekten ağlayan bir yurdu, kanayan bir yarayı konuşuyoruz. Çok fazla kayıp verdiğimiz, birçok insanımızın mezar yerini dahi bilmediğimiz, her evin içinde kor gibi yanan acıların olduğu günlerden geçiyoruz. Fotoğraflara baktığımızda gencecik yüzler görüyoruz, kimi zamansa o gençlerin kemiklerine bile ulaşılamamış oluyor. Böylesine ağır bir tarihin içinde bugün barışı konuşuyoruz. İşte bu da başlı başına bir umut aslında. Bu umudu yeşertmeye çalışıyoruz. Çünkü sarıyı seven başka Agit’lerin artık yaşamlarını yitirmemesini istiyoruz. Kendimizi o ailelerin yerine koyuyoruz, anneleri düşünüyoruz. Bir fotoğraf karesine sığmayacak kadar büyük hayat hikâyelerini düşünüyoruz. Kardeşinden haber beklerken yeğeninin acı haberini alan aileleri düşünüyoruz. Her hikâyenin içinde bir arkadaşımızı, gençliğimizi, bazen de çocukluğumuzu arıyoruz. Gülen yüzleri arıyoruz.
Bugün yeniden kavuşmanın umudunu büyütürken acı haberlerin hâlâ gelebileceğini de biliyoruz. Ama tam da bu yüzden yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu yeniden hatırlamak zorundayız. Benim yaşayabilmem için bir gencin hayatını kaybetmemesi gerekirdi. Ben kendi dilimde özgürce konuşabiliyorsam “Ağlamayın! Benim oğlum halkımın fedaisidir” diyen bir annenin sesini de duymalı, onun acısını da hissedebilmeliyim. Bu çocukların hiçbiri kötülük için yola çıkmadı. Bunu biliyoruz. Toplumun da onların hikâyelerini bütün yönleriyle görmeye ihtiyacı var. Çünkü yitirdiğimiz insanlar yalnızca birer isim ya da fotoğraf değildi. Her biri kısa ömürlerine büyük anlamlar, hayaller ve mücadeleler sığdırdı.
Amed’deki anma sırasında sinevizyonu izlerken bir gerillanın şu sözü aklıma kazındı: “Onu çok kısa gördüm (ilk katıldığında tanıştığı bir arkadaşını kastederek) ama ondan çok etkilendim. Acaba bir daha onu görebilir miyim diye düşünürken şehit düştüğünü öğrendim, ondan çok şey öğrendim” diyor. Belki de bu mücadele içinde hepimizin ortak duygusu budur. Bazen tek bir söz, bazen bir duruş, bazen de hiç konuşmadan kurulan bir bakış, bir insanın hayatında derin izler bırakabilir.
Bugün her evin içinde yanan o kor ateş, aslında bütün ülkenin ortak acısına dönüşmüş durumda. Amed’in ardından ortaya çıkan sahiplenme duygusu bunun en güçlü örneklerinden biriydi. Ancak kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu sahiplenme yalnızca bir anın duygusu olarak mı kalacak? Ya yeniden savaşın eşiğine gelirsek? Bunun yaşanmaması için bugün ne yapmalıyız? Kürtlerin ve Türklerin birlikte nasıl yaşayabileceğine dair yıllardır pek çok şey yazıldı, konuşuldu. Ancak umudunu kaybetmeyenlerin, barış için sesini yükseltenlerin önünde hâlâ büyük bir sorumluluk duruyor.
Evet, yitirdiklerimizin yasını tutalım. Ağlayalım, onları unutmayalım. Ama bundan sonra yeni acılar yaşamamak, hayatta olanların sağ salim aramıza dönebilmesi için de elimizden geleni yapalım. Bunu toplum olarak yapalım, gazeteciler olarak, sivil toplum kuruluşları olarak, siyasetçiler olarak, hatta en çok onların sesine ihtiyacımız olan evladını yitirmiş anneler olarak yapalım, çünkü verilmiş bir sözümüz ve büyütmemiz gereken ortak bir umudumuz var. Çünkü umut, aslında biziz. Bu süreci taşıyacak olan da biziz. Yasını tut sevgili ülkem. Ağla sevgili ülkem, ağla ama sonra yeniden ayağa kalk. Bu topraklarda bedenini siper edenlerin hatırasını yaşatırken, artık hiçbir gencin toprağa düşmediği bir geleceği birlikte inşa edelim. Geçmiş acıları unutmadan, yeni acıların yaşanmaması için birlikte sorumluluk alalım. Umudu büyütelim. Çünkü umudu büyütmek, yaşamı büyütmektir. Ve geleceğe bırakabileceğimiz en değerli miras, birbirimizin hayatını koruyan ortak bir umut olacaktır.
Acının izlerini silmek kolay olmayacak. Ama yeni acıların eklenmesini engellemek bizim elimizde. Umudu büyütmek, yaşamı büyütmektir. Bugün bize düşen en büyük sorumluluk budur.
Nasırlı taş yüreklerin kör sevdasına,
Özgürlük adına yaptığın sunaklara,
Sevgilere öfkeyle sarılan çocuklarına
Ağla sevgili yurdum ağla!







