Şüphenin ardındaki cezasızlık (3)
- 09:02 14 Ağustos 2026
- Dosya
Şüpheli ölümlerde yargı failin hikâyesini esas alıyor
Melike Aydın
İSTANBUL – Şüpheli kadın ölümlerinin sayısının kadın katliamlarını geride bıraktığına dikkat çeken kadınlar, yargı mekanizmalarının ve devletin koruma, soruşturma ve cezalandırma yükümlülüğünü yerine getirmediğine işaret etti. Kadınlar, şüpheli kadın ölümlerinin aydınlatılmasının önündeki en büyük engelin ataerkil devlet zihniyeti olduğunu vurguladı.
Şüpheli kadın ölümlerindeki artış, cezasızlık politikaları, etkin yürütülmeyen soruşturmalar ve kadınların yaşam hakkını korumayan mekanizmaları yeniden gündeme getiriyor. Kadınların ölümünün çoğu zaman “intihar” ya da “şüpheli ölüm” olarak kayıtlara geçmesi, dosyalardaki delillerin yeterince araştırılmaması ve faillerin cezasızlıkla karşılaşması, geride kalan ailelerin adalet mücadelesini de büyütüyor. Kadın örgütleri ise şüpheli kadın ölümlerinin münferit olmadığını, erkek egemen sistemin yargıdan kolluğa uzanan politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu vurguluyor.
Dosyamızın üçüncü bölümünde KCDP İstanbul Temsilcisi Ece Akpulat, İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun ve TJA aktivisti Gülşen Karasu ile şüpheli kadın ölümlerinde cezasızlığın, yargı mekanizmalarının ve örgütlü kadın mücadelesinin rolünü konuştuk.
'Şüpheli kadın ölümleri artık kadın cinayetlerini geçti'
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) İstanbul Temsilcisi Ece Akpulat, şüpheli kadın ölümlerinin tesadüf olmadığını belirterek etkin soruşturma yürütülmemesinin bu tabloyu ortaya çıkardığını söyledi. 2024 yılında şüpheli kadın ölümü sayısının kadın katliamlarının sayısına çok yaklaştığını, 2025 yılında ise kadın katliamlarını geçtiğini hatırlatan Ece Akpulat, "2026 yılında da aynı tablo devam ediyor. Koruma mekanizmaları işletilmiyor, cezasızlık politikaları sürüyor ve faillerin peşine düşülmüyor. Her şüpheli kadın ölümünde dosya 'intihar' denilerek geçiştiriliyor. Biz buna kesinlikle inanmıyoruz. Gülistan Doku dosyasında da yıllarca aynı söylem kullanıldı. Bugün ise altı yıl sonra bunun bir cinayet olabileceği tartışılıyor. Eğer kadın hareketi kamuoyu oluşturmasaydı bugün bu dosyanın bir failinden bile söz edilmeyecekti" dedi.
'Kadınların mücadelesi dosyaların kapanmasını engelliyor'
Rojin Kabaiş dosyasını da hatırlatan Ece Akpulat, ilk aşamada bu olayın da intihar olarak değerlendirildiğini ancak yürütülen mücadele sayesinde dosyanın kapanmadığını belirtti. Ece Akpulat, "Rojin Kabaiş'in bedeninde iki farklı erkek DNA'sı tespit edildi. Bu nedenle dosya kapatılamadı. Burada ailelerin büyük bir mücadelesi var. Oysa dosyaların peşine düşmek ailelerin değil, hukuk uygulayıcılarının görevidir. Devlet adaleti sağlamakla yükümlü. Kadınlar adalet aramak için sürekli meydanlarda olmak zorunda bırakılıyor" dedi.
'6284 uygulanmıyor'
İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmenin ardından 6284 sayılı Kanun'un da etkin uygulanmadığını dile getiren Ece Akpulat, "6284 kapsamında koruma kararı alan kadınlar ceplerinde bu kararlarla öldürülüyor. Karakollara başvuran kadınlara 'Bundan bir şey çıkmaz' denilerek evlerine gönderiliyorlar. Bu durum hem kanunun hem de uygulayıcıların görevlerini yerine getirmediğini gösteriyor. Bir de kadınlar en fazla ateşli silahlarla öldürülüyor. Bireysel silahlanmaya karşı da mücadele ediyoruz" dedi.
'İlk saatler hayati önemde'
Şüpheli kadın ölümlerinde olay yeri incelemesi ile otopsi süreçlerinin hızla tamamlanması gerektiğini vurgulayan Ece Akpulat, delillerin zaman kaybedilmeden toplanmasının yaşamsal önem taşıdığını belirtti. Deri örnekleri ve DNA incelemelerinin gecikmeden yapılması gerektiğini söyleyen Ece Akpulat, otopsi raporlarının çoğu zaman haftalar sonrasında çıktığını, bunun da delillerin değerlendirilmesini zorlaştırdığını ifade etti.
'İhmaller yeni kadın cinayetlerine yol açıyor'
Cemil Koç hakkında yürütülen soruşturmaları örnek gösteren Ece Akpulat, Ejegül Ovezova dosyasında etkin soruşturma yürütülmüş olsaydı Ayşe Tokyaz'ın bugün hayatta olabileceğini söyledi. Ece Akpulat, "Ejegül Ovezova dosyasında Cemil Koç iki yıl boyunca karakola imza vermeye gitti ancak bir gün bile tutuklanmadı. Eğer o dosyada etkin soruşturma yürütülseydi bugün Ayşe Tokyaz belki de yaşıyor olacaktı. Aynı faillerin ikinci ve üçüncü kadın cinayetlerini işleyebilmesinin en önemli nedenlerinden biri soruşturmalardaki ihmaller" dedi.
'Kamu görevlilerinin sorumluluğu araştırılmalı'
Ayşe Tokyaz'ın ikiz kardeşinin yaptığı başvuruların ciddiye alınmadığını aktaran Ece Akpulat, bazı kamu görevlilerinin failleri koruyan bir tutumla hareket ettiğini söyledi. Ece Akpulat, "Esra Tokyaz, kardeşinin hayatından endişe duyduğunu söyleyerek karakola gittiğinde ciddiye alınmadı. Hatta verdiği ifade, okumaması gereken kişilere ulaştırıldı. Gülistan Doku dosyasında da benzer tabloyu gördük. Kurumlar içerisindeki bu ilişkilerin mutlaka açığa çıkarılması gerekiyor" dedi.
'Aile Yılı kadınları korumuyor'
İktidarın ilan ettiği 'Aile Yılı' politikasını da eleştiren Ece Akpulat, "Kadınlar en çok evli oldukları ya da boşanmak istedikleri erkekler tarafından öldürülüyor. Güvenli aileden söz edebilmek için önce kadınların güven içinde yaşaması gerekir. Biz 'Aile Yılı' söylemini reddediyoruz. Bu yılı kadınlar açısından direniş yılı olarak görüyoruz" dedi.
'Örgütlü mücadeleyi büyütmeliyiz'
Şüpheli kadın ölümleri ve kadın katliamlarının önlenebilmesi için cezasızlık politikalarının sona erdirilmesi gerektiğini belirten Ece Akpulat, 6284 sayılı Kanun'un eksiksiz uygulanması ve İstanbul Sözleşmesi'nin yeniden yürürlüğe girmesi çağrısı yaptı. Ece Akpulat, "Yılın 365 günü mağdur aileleriyle, öğrencilerle ve her kesimden kadınla bir araya geliyoruz. Çünkü kadınlar biliyor ki kadınlardan başka kimse onları kurtarmayacak. Bu nedenle örgütlü mücadeleyi daha da büyütmeli, dayanışmayı ilmek ilmek örmeliyiz" dedi.
'Devletin koruma ve cezalandırma yöntemi ortak bir payda'
Siyasi katliamlar ile şüpheli kadın ölümlerindeki motivasyonlar farklı olsa da cezasızlık politikasında ortaklaşıldığını ifade eden İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun, "Politik cinayetlerle şüpheli kadın ölümleri arasında bir motivasyon farkı var ama devletin koruma, önleme, soruşturma ve cezalandırma yöntemi açısından bir ortak payda olduğunu söyleyebiliriz. En büyük ortaklık da belirsiz bırakma. Yani her iki durumda da soruşturma ilerletilmiyor, belirsiz bırakılıyor. Cinayetin aydınlatılmasının önündeki temel engel, ataerkil toplum düzeni ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle yeterince araştırma yapılmaması ve olayın üstünün örtülmesi" dedi.
'Yargı mensupları devleti aklama motivasyonuyla hareket ediyor'
Faili meçhul katliamlardaki cezasızlık zırhının doğrudan devlet korumasıyla ilişkili olduğunu dile getiren Jiyan Tosun, "Politik faili meçhul cinayetlerde zaten devletin teşviki ya da faillerin çoğunlukla devlet görevlisi olduğu bir cinayet söz konusu. Yargı mensupları da burada devleti aklama ya da devleti, devlet görevlilerinin yargı önüne çıkmaması için temel bir motivasyonla hareket ediyorlar. O yüzden de benzerlik olduğu söylenebilir" diye kaydetti.
'Yargı şüpheli ölümleri intihar gibi algılamak istiyor'
Ataerkil devlet ve yargı yapısının kadın katliamlarının üstünü örtmek için özel bir çaba sarf ettiğini, şüpheli ölümlere intihar süsü verilerek dosyaların kapatılmak istendiğini ifade eden Jiyan Tosun, "Şüpheli kadın ölümleri failin göstermek istediği gibi intihar olarak algılanıyor ve bu da cezasızlığa yol açıyor. Hukuk ve devlet toplumsal cinsiyetten bağımsız yapılar değil. Kadın/feminist mücadelesiyle bu ölümler daha görünür hâle gelse de yargı hâlâ failin kurduğu hikâyeyi esas alıyor. Çünkü aksi, aile yapısının ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin sorgulanmasını gerektiriyor" sözlerine yer verdi.
'Cezasızlık politikaları şiddeti normalleştiriyor'
Mevcut sistem içerisinde kadının yerinin bilinçli bir şekilde ikinci plana itildiğini ve tüm sorunların bu temelden beslendiğini dile getiren Tevgera Jinên Azad (TJA) aktivisti Gülşen Karasu ise kadına yönelik şiddet türlerinin temel nedenlerinden birinin cezasızlık politikası olduğunu söyledi. Gülşen Karasu, "Ekonomik, hukuki ve toplumsal nedenler var ancak özellikle son dönemde en görünür olan cezasızlık politikaları. Cezasızlık öyle bir noktaya geldi ki 'Yapanın yanına kâr kalır' algısı yerleşti. Toplumda artık 'En fazla birkaç yıl yatar çıkar' sözlerini sıkça duyuyoruz" diye konuştu.
'Yargı erkek aklıyla hareket ediyor'
Yargı mekanizmasının tamamen erkek aklıyla hareket ettiğini ve kadın katliamlarında açıkça failden yana tutum aldığını belirten Gülşen Karasu, "Yargı, kadının yaşam hakkını merkeze almak yerine failin söylemlerini ve cinayeti işleme gerekçelerini esas alıyor. Sonuçta kadınlar yine cezasızlık politikalarıyla karşı karşıya bırakılıyor" ifadelerini kullandı.
'Erkekler devletten güç alarak kadınları tehdit ediyor'
Yargı eliyle büyütülen cezasızlığın erkekleri cesaretlendirdiğini ve faillerin arkalarında devlet gücünü hissettiğini söyleyen Gülşen Karasu, "Kadınların hikâyelerinde faillerin 'Bana bir şey olmaz, birkaç yıl yatar çıkarım, seni kimse koruyamaz' diyerek tehdit ettiğini görüyoruz. Bu cezasızlık politikası kadın cinayetlerinin, şüpheli kadın ölümlerinin ve şiddetin artmasına neden oluyor" diye belirtti.
'Ataerkil sistem ve ekonomik yoksunluk şiddeti körüklüyor'
Şiddetin toplumsal boyutunun da bulunduğunu ifade eden Gülşen Karasu, "Şiddeti normalleştiren, kadının aleyhine gerekçelendiren bir anlayışı da görüyoruz. Gerekçelendirmek, bir zemin de hazırlıyor. Diğer yandan kadının yeteri kadar ekonomik desteği olmadığı zaman maalesef o şiddet sarmalından çıkamamak gibi bir gerçekle de karşı karşıya kalıyor. Bu da bir sebep olarak aslında önümüze çıkıyor" şeklinde konuştu.







