'Kalıcı barışın imkânı var ancak klişeler değişmeli'
- 09:04 3 Ekim 2026
- Güncel
Melike Aydın
İSTANBUL - Barışın önündeki en büyük engelin dildeki ve siyasi reflekslerdeki tıkanıklıklar olduğunun altını çizen Ayşegül Devecioğlu, “Biz dilsiziz; klişe kelimelerle konuşuyoruz. Hazır duyguları ifade ediyoruz. Burada en önemli rol sanatçılara, edebiyatçılara düşüyor” dedi.
Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza kampanyasının imzacı isimlerinden gazeteci-yazar Ayşegül Devecioğlu, mevcut çatışmasızlık dönemini kalıcı barışa evirmek için önemli imkânlar bulunduğunu belirtti. Süreci kolaycı argümanlarla eleştirmek yerine sivil alanın daraltılmasına karşı direnerek toplumsal barışın örülmesi gerektiğini ifade eden Ayşegül Devecioğlu, barışın önündeki en büyük engelin ise dildeki ve siyasi reflekslerdeki tıkanıklıklar olduğunun altını çizdi.
* Demokratik Cumhuriyet ve Barış çağrısına imza atmanızda sizin için belirleyici olan şey neydi? Hangi talep ya da perspektif sizi yansıtıyordu? Bini aşan sayıda ismin ortaklaşması hangi ihtiyaca işaret ediyor?
İmzaladım çünkü taleplerin her birini, ülkede şu anki çatışmasızlık döneminin kalıcı barışa evrilmesi için son derece değerli ve gerekli talepler olarak gördüğüm için imzaladım. Umut hakkı, biliyorsunuz, sadece Abdullah Öcalan için önerilmiyor. Bu, herkes için bir hak. Dolayısıyla bunun üzerinde durmak gerekiyor. Bu evrensel bir hak. AİHM kararı da var. İkincisi, burada çok önemli bir konu var. Kürt sorununun kalıcı çözümünde anayasanın baştan aşağı merkeziyetçi yapısının yerel demokrasiyi gözetecek bir şekilde değiştirilmesi gerekiyor ki bu birçok sorunu çözüyor. İkincisi de sadece Kürtlerin değil, bugüne kadar dışarıda bırakılmış kesimlerin eşit yurttaşlar olarak içerilmesi anlamına gelecek.
Şu anda ülkede bir anayasa yapma koşulu yok. O yüzden benim de dâhil olduğum kesim böyle düşünüyor. Sadece diyoruz ki biz o imzayı atanlar, mutlaka anayasada bir değişiklik gerektiğini düşünüyoruz. Bu anayasa çoğulcu yapıyı kapsamıyor ve son derece merkeziyetçi bir anayasa. Her şeyin merkezden yönetildiği bir anayasa. Bunun bedelini de bütün yurttaşlar ödüyor. Şu anda iş iyice çıkmaz hâle dönüşmüş vaziyette. Ancak bir anayasanın yapılabilmesi için öncelikle asgari düzeyde demokrasinin ve hukukun tesis edilmesi gerekiyor.
Şu anda ülkede seçim olup olamayacağı bile kuşku uyandırırken, seçim olsa bile bu seçimin AKP'nin ya da Cumhur İttifakı'nın galip çıkacağı bir şekilde dizayn edileceği herkes için haklı bir kuşkuyken, bu koşullarda insanların gerçekten kendilerini ve görüşlerini ifade edebilecekleri, sürece katılabilecekleri; sadece yurttaşların değil, sivil toplum örgütlerinin ve çeşitli kesimlerin de katılabilecekleri bir anayasanın yapılması mümkün değil. Bununla birlikte Kürt sorununun demokratik çözümünde bir anayasa değişikliğine ihtiyaç olduğu da inkâr edilebilecek bir şey değil. Dolayısıyla ben hiç tereddüt etmeden tabii ki imzaladım.
* Peki 1001'in üzerinde, 1030 civarında kadını bir araya getiren şey neydi? Yani sizin özel olarak düşündüğünüz nedenler vardı. Ancak bu kadar insanın bir araya gelmesini sağlayan şey neydi?
İmza atanların her biri, ülkede ana dilinde eğitim, eşit yurttaşlık, yerel demokrasi gibi aslında evrensel hakların sağlanmadığı sürece ülkede kalıcı bir barış olmayacağının farkında. Çünkü yıllardır bu savaşın içerisinde barış mücadelesi veren insanların pek çoğu da öyle. Dolayısıyla şu anda içinde bulunduğumuz çatışmasızlık döneminden kalıcı barışa evrilmek için bir tutum ortaya koymak anlamına gelen bu 1001 imzayı, birçok insanın kalıcı barışın tesis edilmesi, gerçekten demokratik bir ülke kurulabilmesi için verdiğini düşünüyorum.
Kaldı ki AİHM kararları da uygulanmıyor. Selahattin Demirtaş'ın durumu belli, Osman Kavala'nın, Gezi tutsaklarının, Kobanê tutsaklarının durumu belli. Dolayısıyla AİHM kararlarının uygulanması da bu imza metninin taleplerinden bir tanesiydi. O da Türkiye'de barış ve demokrasi isteyen bütün kesimlerin ortak talebi. Türkiye toplumunun aslında çok derin bir hafızası var. Aslında yaralayıcı bir hafızası da var. Türkiye Cumhuriyeti'nde bugüne kadar gelen bir kimlik inkârı var. Bunun dışında demokrasinin olmamasından bahsettik.
* Bu ülke katliamlardan geçti. Dolayısıyla böyle bir hafızayla yüzleşmek açısından ne düşünüyorsunuz?
Böyle bir yüzleşmenin sağlanabilmesi için, şimdi dünyadaki örneklere baktığımızda, hepsinde olmasa bile bu tür yüzleşmelerin sağlanabildiğini görüyoruz. Sağlanamadığı takdirde ise aslında gerçekten toplumsal bir barışın, kalıcı bir barışın ortaya çıkamadığını dünya örnekleri gösteriyor. Öte yandan burası katliamlarla aslında tescillenmiş bir toprak. Arkasından 12 Eylül var. Bunlar hâlâ yüzleşilmemiş konular. Onun arkasından köylerin boşaltılması var. Mesela bugün Servet Turgut için, Van'da helikopterden atılmasına ilişkin ATK raporu gelmiş. Biz 6 sene önce Naif Bey'in başına bu geldiğinde, tabii biz gittiğimizde ölmüştü, artık hayatını kaybetmişti. Van'a gidip aileyle görüşmüştük. Bu iki insanın Kürt olmaktan başka hiçbir suçları yok. Sadece böyle ölen çok insan var. 50 yıla yaklaşan bu savaş sırasında sadece askerler, gerillalar ölmedi. Sivil halktan, sadece Kürt oldukları için çok fazla insan öldü.
Şimdi bütün bu gerçekler varken, birbirimizin yüzüne bakacaksak ve eşit yurttaşlar olarak refah içinde bir ülkede yaşamayı umut edebileceksek bu yüzleşmelerin yapılması kaçınılmaz. Fakat bu yüzleşmelerin siyasi bir stratejisi olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer bu bir yüzleşme tiyatrosuna dönüşecekse, bu işin bir piyasası da oluyor. İşte hakikat ortaya çıkıyor, çalışılıyor, projeler falan yapılıyor. Eğer bunun arkasında örgütlü bir halk gücü olmazsa, bu sadece Kürt halkının değil, Türkiye halklarının talebi hâline gelmezse, benim bu yüzleşme süreçlerinin hakkaniyetle sonuçlanacağına dair şüphem var.
Zaten kaybettiklerimiz için artık adalet çok geç. Kayıpları olanlar adaleti başkaları için istiyorlar. Bunlar bir daha yaşanmasın diye istiyorlar. Bu şekilde korkunç biçimde katledilenlere verebileceğimiz şey sadece bunun ortaya çıkması, bunun bir haksızlık, adaletsizlik ve katliam olduğunun kabul edilmesi. O insanların yakınları ömür boyu bunun acısını çekecekler. Bunu engelleyecek hiçbir şey yok. Yüzleşme süreçlerinin baştan aşağı siyasi süreçler olarak örülmesi, bir stratejiyle örülmesi gerektiğini düşünüyorum. Toplumsal bir proje olarak gelmesi gerekiyor. Tamamen gerçek bir amaçla. Çünkü biz burada devletin işlediği, bizim de yurttaşlar olarak vergilerimizle gerçekleşmiş sayısız insanlık suçundan söz ediyoruz. Hadi barış yaptık, çatışma olmayacak artık ama biz bu tarihle birlikte yaşayalım; dünyada pek görülmüş bir örnek değil bu. Çünkü geçmiş, geçmişte kalmıyor, hele böylesi olaylardan söz ediyorsak. Dersim Katliamı şu anda bütün bir halkın hafızasında. Çocuklar daha doğmadan öğreniyor bunu. Dolayısıyla bu sadece Kürtlerin meselesi değil. Bu ortak hafızanın yeniden yaratılması lazım.
Şimdi çok somut konuşursak, bir kere Meclis'ten çıkan çerçeve yasanın uygulanması hayli zor. Bütün silah bırakma süreçlerini MGK'nın bir şekilde ya da MİT'in, yani güvenlik bürokrasisinin kontrolüne bağlayan yasanın uygulanması çok zor. Elimizde böyle bir yasa var. Bunu bir adım olarak kabul ediyoruz. Bir kere bu yasanın bir an önce artık uygulanması gerekiyor. İkincisi, bununla birlikte demokratikleşme adımlarının atılması gerekiyor. Şimdi bunları herkes söylüyor tabii. Hızla otoriterleşmeyle birlikte bunun ismi de konulmuş. Bizim yaşadığımız türde süreçlere “otoriter barış süreçleri” deniyor. Şimdi bu hızlı otoriterleşme barışın toplumsallaşmasını engelliyor. Zaten iktidar, toplumdan bir barış talebinin gelmesini engelleyecek, kendi kontrolünde olan ve insanlarda aslında ne heves ne de umut bırakan bir süreç dizayn etti.
Biz bunun alanda, sivil toplum çalışmalarında çok zorluğunu çekiyoruz ve ben Türkiye'deki demokrasi güçlerinin, sol hafızanın böyle bir engeli olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada engel, tamam, fiziki bir engel var. Bizzat devlet var ve bütün süreçlere baktığımızda barış anlaşmalarını ya da ne yapılıyorsa onları bozanların genellikle devletler olduğunu, genellikle bu sözleşmelerin gereğinin yerine getirilmediğini biliyoruz. Böyle bir tarihî bilgimiz var. Bu önemli bir bilgi. Öte yandan bu, başa çıkılmayacak bir şey mi? Yoksa bizim önümüzde gerçekten bu süreci kavramakta kendi yarattığımız ideolojik engeller mi var? Ben bu sürecin başından beri diyorum ki bunun önündeki en büyük engel biziz.
Çünkü şu anda çerçeve yasa uygulansın diye ortalığı ayağa kaldıracağımız yerde, “Yok efendim, AKP ile bilmem ne barış yapılır mı?” ya da işte, “E peki şimdi bu LGBT operasyonları yapılırken biz barıştan nasıl söz edebiliriz?” Halbuki sürecin karakteri bu. Devlet bunu özellikle yapıyor. Ve bizim bunu aşacak entelektüel, siyasi birikimimiz var. Böyle bir hafıza var bu toplumda ama aşamadık. Hiçbir şekilde buna yeterli argüman geliştiremedik. Dolayısıyla bütün diğer fiziki engeller bir tarafa, tabii ki onların varlığını reddetmiyorum diyelim. Ama ısrar edeceğim. Demokrasi ve barış isteyen insanlar var. Ama bu insanlar süreci sahiplenmediler. Yani bu süreci kavramadılar.
Bu süreç özel bir süreç. Dünya örneklerine benzemiyor. Özel bir süreç. Bu süreç iktidar tarafından toplumsallaşmamak üzere ve verebileceğinin en azını vermek üzere dizayn edilmiş. Şimdi bunu gördükten sonra zaten nasıl başladığını da biliyoruz. Bir emperyalist paylaşım. Bunu herkes biliyor. AKP, evet, iktidarda kalmak istiyor. Hangi iktidar iktidarda kalmak istemez? Bu bir bilgi bile değil. AKP bunu iktidarını sürdürmek için yapıyor. Bunu bir tartışma masasında laf olsun diye söylemem. Tamam da, elindeki bu şeyler varken sen ne yapıyorsun? Senin bunu aşacak aklın, fikrin yok mu? Fiziksel güçten bahsetmiyorum. Evet, hayli güç kaybetti sivil toplum da çok güç kaybetti. O Temmuz, “Allah'ın lütfu” darbesinden sonra sivil toplumun üstünden silindir gibi geçtiler.
Bu süreç, sivil toplumun tekrar kendini toplamasının bir kaldıracı da olabilirdi. Evet, böyle yürüyecek bu süreç. Bundan şikâyet edeceğine, “Bunu nasıl aşabilirim?” diye düşün. Dolayısıyla bu zihniyet yüzünden bu süreçten kazanabileceklerimizin en azıyla çıkacağına dair bir öngörüm var. 31 Ekim'de, 1 Kasım'da yapılacak kadın konferansının bu anlamda da ön açıcı olacağını düşünüyorum.
* Türkiye'de Kürt sorununa dair hangi başlıkların tartışılması gerekiyor bugün? Türkiye'nin demokratikleşmesinin önündeki en önemli engellerden birisi aslında Kürt sorunu. Kürt sorununun aşılması aslında Türkiye'deki demokratikleşme sorunuyla birlikte yürüyen bir şey. Dolayısıyla Kürt sorununun tartışılması gerekiyor. Bu hangi şeylerle aşılıyor? Hangi başlıkların konuşulması gerekiyor?
Şimdi bir kere mutlaka izlemişsinizdir. Londra'daki konferansta Abdullah Öcalan bir mesaj gönderdi konferansa ve orada ağırlıkla demokratikleşme adımlarına, demokratikleşmeye dikkat çekti. Eğer bu anlamda demokratik bir adım atılmazsa demokratik entegrasyon da gerçekleşemeyecek. Söylenen şey, Kürt varlığının hukuka dâhil edilmesi ve bugüne kadar silahlı mücadeleyi seçmiş insanların tekrar Türkiye'deki toplumsal ve siyasi hayata katılması, bunun koşullarının sağlanması.
Türkiye'de konuşmamız gereken en önemli başlıklardan biri hukuk. Çünkü ortada böyle bir hukuksuzluk varken, sırtımızı dayayabileceğimiz hiçbir güvence yok. Yani hüküm iktidarın iki dudağının arasında. “Bu yapıldı, bu yapıldı, tamam biz buradan yürüyelim” diye sırtımızı dayayacağımız bir şey yok. Türkiye'de korkunç bir yoksulluk var. Artık açlık sınırının bile neredeyse lüks hâline geldiğini görüyoruz. Ben dinlemiyorum bile artık. Çünkü insanlar aç. Her gün işte mercimek çorbası, ne alabiliyorsa ya da patates, onu yiyerek tok olunmuyor. Bu insanın birtakım ihtiyaçları var onurlu yaşamak için.
Savaş ne demek? Zaten Türkiye'de bir askerî sanayi kompleksi üzerinden müthiş bir sermaye birikimi var. İktidar, son NATO zirvesinde, birtakım roller de üstlendi ve ülkenin bütün geliri silah ve askerî sanayiye gidiyor. Barış yaptık. Ülkedeki en büyük çatışma nedeni ortadan kalktı. Çünkü orada da tek taraflı bir adım söz konusu. PKK kendini feshetti. Dedi ki, “Ben silahlı mücadeleden vazgeçtim. Sosyalizm, insanlık, eşitlik, özgürlük mücadelesini demokratik yollarla sürdüreceğim.” Zaten ortada büyük bir fırsat var. Ama biz silahlanma ve güvenlik harcamalarının son bütçede tam tersine arttığını gördük. Bunların hepsi konuşulması gereken başlıklar.
Kadınlara yönelik şiddet, savaş kültüründen ve milliyetçilikten bağımsız değil. Bunlar birlikte işleyen mekanizmalar. Kadınlar, Kürtler, göçmenler… İkincilleştirilen bütün kesimlerin yaşadıklarının altında mutlaka ekonomik bir neden vardır. Emeğine el koyma, bedenine el koyma, malına, mülküne el koyma vardır. Bunlar birbirinden ayrılacak konular değil. Dolayısıyla bunları birbirinden ayırmadan ortak mücadelenin yolunu artık bulmalıyız. Toplumsal alanda da bir şeylerin yapılması ve bu işin özümsenebilmesi gerekir.
* Barış ve demokratikleşme sürecini sadece silahsızlanmayla sınırlı tutmamak neden hayati bir önem taşıyor? Bu süreçte toplumsal mücadele nasıl bir zemin üzerinde yükselmeli?
Barış sadece silahların susması değil, adil gelir bölüşümüdür. Kadın cinayetlerinin, çocuk istismarlarının artık son bulması, hukuksuzluğun son bulması da barıştır. Barış bunlardan ayrı düşünülecek bir şey değil. LGBTİ+'lara yapılan operasyonların, insanların varoluşlarından dolayı zulme uğramasının, “Siz yoksunuz” denmesinin son bulması gerekir. Barış dediğimiz şey, toplumsal refah, eşitlik, özgürlüklerin önünün açılmasıdır. Anayasa değişikliği deniyor, peki anayasadaki mevcut özgürlüklerin hiçbirine şu anda biz sahip değiliz. Dolayısıyla barış ve demokrasi mücadelesini birlikte yürütmek gerekiyor.
İnsanlar silah bıraktılar, gelip burada süklüm püklüm evlerinde otursunlar değil. Bu insanların siyasi birikimleri bu ülkeye fayda sağlasın, değil mi? Onu toplumsal hayata katsınlar. Dünyanın iyiliği için, ülkenin iyiliği için. Bunun koşullarını hazırlamak lazım. Ama bunları bize kimse vermeyecek. Toplumsal baskı yaratamazsak eğer, bunları giderek daha fazla kişi dile getirmezse, biz bu süreçten benzer süreçlerde olduğu gibi çok az kazanımla çıkabileceğiz.
Ama yine de çerçeve yasanın da Meclis'teki komisyonun da bir kıymeti var. Bunlar durup dururken ortaya çıkmadı. Devlet bunları lütfedip vermedi. Bunu da bilmek lazım. Ama bunun yeterli olmadığını ve ancak bu yolun mücadeleyle açılacağını biliyorum. Yaratıcı bir şey söylemiyorum ama başka söylenecek bir şey yok. Bu şekilde devam ettiğimiz sürece, bu süreçten kazanımla çıkamayız. Ne barış ne de demokrasi açısından kazanımla çıkamayız. Onun için herkesin, bu toplumdaki her yurttaşın şu anda ne hakkında konuştuğumuzun, neyi yapmakta olduğumuzun, biraz zor da olsa ve uzun sürecek olsa da neyi arkada bırakma imkânının doğduğunun farkında olması gerekir ve ona göre tutum belirlemesi gerekir.
Gün, şikâyet edecek gün değildir. Bilinenler sanki bilinmiyormuş gibi, “AKP iktidarı bilmem ne için yapıyor”, “Zaten emperyalistlerin projesi”, “Bunlarla barış mı olur?” söylemleri söz konusu. Bu bir konfor alanı. Çünkü bunu dediğin zaman şey yapıyorsun. Ya da ikinci bir konfor alanında komplo teorisi üretiliyor. Ama komplo teorisi şudur: En az zekâ gerektiren, en az entelektüel çaba gerektiren şeydir. En basit insanın inanacağı şeydir komplo teorisi. O, onu rahatlatır. Sana der ki, “Zaten benim yapacağım bir şey yok. İş çok büyükler tarafından yapılıyor.” Halbuki şimdi tam herkesin elinden geleni yapacağı, bu ülkenin geleceği için, bölgenin geleceği için elinden geleni yapacağı an, şu andır.
* Kadınların barış müzakerelerindeki rolünü nasıl tarif ediyorsunuz? Bu, kadınların perspektifine nasıl bir fayda sağlar?
Kadınların barış mücadelesindeki rolünde bunların hiç önemi yok demiyorum. Ama bu rol genellikle anne olmaları, savaşa karşı olmaları ve kadınlara giydirilmiş kadınlık rolleri üzerinden ele alınıyor. Halbuki feminist mücadeleyle, kadın mücadelesiyle savaşa karşı barış mücadelesinin, milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı mücadelenin çok girift, birbirinden ayrılamayacak mekanizmaları var. Onun için şu anda Türkiye'de de barış mücadelesinin en aktif unsuru kadınlar. Daha çok şey yapılabilir mi? Yapılabilir. Bunun nedeni aslında kadınların bütün ezilmişlikleri, sömürülmüşlükleri, bedenlerine, emeklerine el konulmasıyla bu tür savaşların, milliyetçi ideolojilerin, ırkçılığın ve kapitalizmin arasındaki derin bağı kimi zaman teorize etmiş, teorize edemese de kavramış olmasından ileri geliyor.
Şimdi 31 Ekim-1 Kasım'da yapılacak kadın konferansında, kadınlar şunu başardılar: Bütün bu sessizlik içinde gene en güçlü toplumsal hareket olmayı başardılar. Birlikte olmayı başardılar. Farklılıklarına rağmen birlikte olmayı başardılar. Herkesin öğrenmesi gereken bir yöntem, bir üslup var. Bu nasıl başarıldı? Kadın barış mücadelesinin, feminizmin buradaki katkılarını çok önemsemek gerekiyor. İkincisi, şöyle bir şey: Dünyadaki bütün barış süreçlerinde kadınlar rol oynamış. Bilmediklerimizde dahi kadınların oynadığı bir rol var. Ayrıca şöyle bir şey de var: Savaştan en çok zarar gören kesim kadınlar ve çocuklar. Biz 50 senede bütün toplumsal ilişkilerin çürüdüğü bir şey yaşadık. Bir şekilde şiddetin gölgesinde bütün toplumsal ilişkiler biçim değiştirdi.
Burada haksızlığa uğrayan, belki susan ama hayatları aslında yok edilen kadınlar. Bunların hepsi konuşulacak. Zaten bunlara deseniz ki, “Sus”, kimse susmaz. Bunlar susulacak şeyler değil. Artık kadınların da bu çatışmasızlık döneminde yeni bir stratejiye ihtiyacı var. Çünkü çatışmasızlık demek devletin oraya askeriyle, sermayesiyle çökmesi demek. Bütün çatışmasızlık süreçlerinde bu var. İşte ekoloji, maden meselesi vesaire. Bu, aslında süregelen ama çok farklı, yeni unsurlar da içeren bir mücadele dönemi. Bunu da ayrıca düşünmek lazım. Çünkü biz şimdi barışta değiliz. Biz çatışmasızlıktayız. Müzakere süreci var ama elimizdeki şu anda tek şey, tek taraflı atılmış silah bırakma adımı ve çatışmasızlık. Şimdi burada birtakım adımların atılması gerekiyor. Mesele, negatif barış dedikleri çatışmasızlığın kalıcılaştırılması değil; çatışmanın nedenlerinin ortadan kaldırılması.
Çatışmanın nedenlerinin ortadan kaldırılması da şimdi “kök nedenler” diye ifade edilen mesele. Yani o halkın varlığının ortaya konulmasıdır.
* Barışın kurulması ve toplumsal hafızanın değişmesi açısından dilin rolünü nasıl görüyorsunuz? Kullanılan dil çatışmayı yeniden üretmemek ve farklı toplumların birbirini anlamasını sağlamak için nasıl olmalı?
Dili varlıktan ayırmadığım için, bu varoluşun farklı bir dil üretip üretmediğini de düşünmek gerekiyor. Bu sürecin içinde insanlar olarak da var oluyoruz, değil mi? Bu ülkede eşit yaşamak isteyen insanlar var. Ekonomik olarak da, adil bölüşümden söz ediyorum. İnsanlar açken şurada oturup çay içmenin benim için de artık bir mesele hâline gelmesinden, gerçek bir toplumsallıktan söz ediyorum. Sen ne yaparsan yap ama birileri cehennemde yaşasın anlayışını kabul etmeyen bir toplumsallıktan söz ediyorum. Bu konularda hem dünyada hem Türkiye'de büyük bir gerileme var. Savaş da bunu meşrulaştırdı. Şimdi iki tür dil ihtiyacı var. Bir, devletin de dilini düzeltmesi gerek. Mesela artık silah bırakmış bir örgütü “terörist” diye tanımlamaması gerek. Terörle Mücadele Yasası'nı kaldırması gerek.
Bizim söyleyeceğimiz çok şey var aslında. Ama bunların bu şekilde söylenmesinin bize bir faydası yok. Bir kere herkesin, başta devletin ve kamu otoritelerinin bu dili değiştirmesi gerekiyor. İki, muhalif kesimin dili yara açıyor. Muhalif diye bakıyorsun. İzleyemiyorsun sonuçta. Böyle bir dili izlemek istemiyorsun. Bu neye yol açıyor? Şöyle bir şeye yol açıyor: Bu, nefret yaratıyor. Bunun sorumluluğunu insanlar almalı. Sen bir insana 50 yıldır, hiçbir mesneti olmadığı hâlde, devlet öyle dediği için aynı suçlayıcı dili kullanıyorsan, o insanı zaten şeytanlaştırıyorsun. Şimdi nasıl barış olacak? Mesela Kürtler müzik dinliyor, linç ediliyorlar, simitçi saldırıya uğruyor. Bunlar boş yere olmuyor ki. Hep kullandığımız dille ilgili.
Şimdi böyle bir dil problemi var. İkincisi, daha büyük bir dil problemi var. Yazar ve edebiyatçı olarak benim ilgilendiğim de bu. Bizim dilimiz yok aslında. Bizim dilimiz klişeye dönüşmüş. Her zaman itiraz ettim: “Akan kan dursun.” Ya kardeşim, yok mu başka bir kelime? Artık böyle pelesenk olmuş. Sana da bir şey ifade etmeyen, bana da bir şey ifade etmeyen. “Akan kan” bunun gibi. Biz dilsiziz. Çünkü klişe kelimelerle konuşuyoruz. Biz hazır duyguları ifade ediyoruz.
Şimdi burada en önemli rol sanatçılara, edebiyatçılara düşüyor. Bu çok daha büyük bir problem. Ama süreç açısından asıl mesele, barış dili dediğimiz dil problemi. Bir kere insan ağzından çıkanı kulağıyla duysa, söylediği sözün başkasında yaratacağı duyguyu düşünse, bu bile bir barış dilidir aslında. Bunun dışında medyanın da böyle bir sorumluluğu var. Siyasetçilerin de böyle bir sorumluluğu var. Bu, paşa gönülleri istedi de barış dilini kullandılar meselesi değil. Bu medyanın sorumluluğu. Bu siyasetçilerin sorumluluğu. Nefret söylemi kullanamazlar.
Barış dili kullanmak ne demek? Bir olguyu anlatırken kimseyi şeytanlaştırmadan, hakkaniyetle ortaya koymak demek. Yapılan büyük eşitsizliklerin, büyük ayrımcılıkların farkında olarak bir haberi ele almak demek. Devletin ağzından haber yapmamak demek. Kimsenin ağzından haber yapmamak demek.







