Ayşegül Devecioğlu: Kadına dönük şiddet savaş kültüründen bağımsız değil

  • 09:04 3 Ekim 2026
  • Güncel
Melike Aydın 
 
İSTANBUL - Barışın önündeki en büyük engelin dildeki ve siyasi reflekslerdeki tıkanıklıklar olduğunun altını çizen Gazeteci Yazar Ayşegül Devecioğlu, aynı zamanda kadına dönük şiddetin de, savaş kültüründen ve milliyetçilikten bağımsız ele alınmayacağını söyledi.
 
Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza kampanyası “Gerçek masallar, toplumlar kendi geleceğini düşlemekten vazgeçmediğinde başlar” sözüyle 1 eylül tarihinde duyurusunu gerçekleştirmişti. İmzacı isimlerinden Gazeteci Yazar Ayşegül Devecioğlu ile mevcut çatışmasızlık dönemini, sürecin dilini ve barış tartışmalarının geldiği aşamayı konuştuk. 
 
*Demokratik Cumhuriyet ve Barış çağrısına imza atmanızda sizin için belirleyici olan şey neydi? Hangi talep ya da perspektif sizi yansıtıyordu? Bini aşan sayıda ismin ortaklaşması hangi ihtiyaca işaret ediyor?
 
Oradaki talepleri, çatışmasızlık döneminin kalıcı barışa evrilmesi ve umut hakkı gibi evrensel bir değer için gerekli görüyorum. Kürt sorununun çözümü için Anayasa’nın merkeziyetçi yapısının yerel demokrasiyi ve dışlanmış kesimleri kapsayacak şekilde değişmesi şart. Ancak mevcut koşullarda gerçek anlamda bir anayasa yapma ve demokrasiyi ya da hukuku tam olarak tesis etme imkânı görünmüyor. Şu anda ülkede seçim olup olamayacağı bile kuşku uyandırırken, yani seçim olsa bile bu seçimin AKP’nin ya da Cumhur İttifakı’nın galip çıkacağı bir şekilde dizayn edileceğine dair herkesin kuşkusu varken, bu koşullarda insanların gerçekten görüşlerini ifade edebilecekleri, sürece katılabilecekleri, sivil toplum örgütlerinin ve çeşitli kesimlerin katılabilecekleri bir anayasanın yapılması mümkün görünmüyor. Bununla birlikte, Kürt sorununun demokratik çözümünde bir anayasa değişikliğine ihtiyaç olduğu da inkâr edilebilecek bir şey değil. Dolayısıyla ben hiç tereddüt etmeden imzaladım.
İmza atanlar, ana dilinde eğitim, eşit yurttaşlık, yerel demokrasi gibi evrensel haklar sağlanmadan kalıcı barış olmayacağının farkında. Çatışmasızlık dönemini kalıcı barışa evirmek için atılan bu bin bir imza, demokratik bir ülke kurulması iradesini yansıtıyor. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmaması, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Gezi ve Kobanê tutsaklarının durumu ortadayken, bu kararların uygulanması da barış ve demokrasi isteyenlerin ortak talebidir.
 
“Birbirimizin yüzüne bakacaksak ve eşit yurttaşlar olarak refah içinde yaşamayı umut edeceksek, bu yüzleşmelerin yapılması kaçınılmazdır.”
 
*Türkiye toplumu çatışma, kutuplaşma ve farklı kimliklerin inkârı üzerinden şekillenen ağır bir hafızaya sahip. Bu hafızayla yüzleşmeden kalıcı bir toplumsal barış mümkün mü?
 
Dünya örneklerine baktığımızda, bu tür yüzleşmelerin sağlanamadığı durumlarda toplumsal barışın ve kalıcı barışın ortaya çıkamadığını görüyoruz. Öte yandan buralar katliamlarla tescillenmiş topraklar; 12 Eylül gibi ve köylerin boşaltılması gibi hâlâ yüzleşilmemiş konular var. Van’da helikopterden atılan Servet Turgut için ATK raporunu geldiğinde okudum. Biz 6 sene önce Van’a gidip aileyle görüştüğümüzde, bu insanların Kürt olmaktan başka hiçbir suçları olmadığını görmüştük. Yaklaşık 50 yıldır süren bu savaşta sadece askerler ve gerillalar ölmedi; sivil halktan da çok fazla insan sadece Kürt oldukları için katledildi. Birbirimizin yüzüne bakacaksak ve eşit yurttaşlar olarak refah içinde yaşamayı umut edeceksek, bu yüzleşmelerin yapılması kaçınılmazdır.
 
Ancak ben bu yüzleşmelerin bir siyasi strateji olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer bu iş bir yüzleşme tiyatrosuna dönüşecekse, arkasında örgütlü bir halk gücü olmayacaksa ve Türkiye halklarının talebi hâline gelmeyecekse, bu süreçlerin hakkaniyetle sonuçlanacağına dair şüphelerim var. Kaybettiklerimiz için artık adalet çok geç; adalet isteyenler, başkaları için, bu acılar bir daha yaşanmasın diye istiyorlar. Verebileceğimiz tek şey, bunun bir haksızlık, adaletsizlik ve katliam olduğunu kabul ettirmektir; o insanlar ömür boyu bu acıyı çekecek ve bunu engelleyecek hiçbir şey yok. Bu yüzden yüzleşme süreçlerinin baştan aşağı bir stratejiyle, siyasi süreçler olarak örülmesi gerektiğini düşünüyorum. Geçmiş geçmişte kalmıyor. Hele böylesi olaylardan söz ediyorsak, Dersim katliamı şu anda bütün bir halkın hafızasında, Türk halkının hafızasında. Çocuklar daha doğmadan öğreniyor bunu. Yani bu sadece Kürtlerin bir meselesi değil. Yeniden bir ortak hafıza yaratılması lazım.
 
“İktidar, toplumdan bir barış talebi gelmemesi için her şeyi kendi kontrolünde tutan ve insanlarda heves bırakmayan bir süreç tasarlamıştır; biz bunun sivil toplum çalışmalarında büyük zorluğunu çekiyoruz.”
 
*Türkiye’de toplumsal barışın önündeki en önemli engeller neler? Bu engellerin siyasal yapı ve toplumdaki karşılıkları arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
 
Çok somut konuşursak, Meclisten çıkan çerçeve yasanın uygulanması hayli zor. Çünkü tüm silah bırakmaların MGK’nın ya da Millî İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), yani güvenlik bürokrasisinin kontrolüne bağlanmasını öngörüyor. Ancak elimizde böyle bir yasanın olması da bir adımdır ve bir an önce uygulanması gerekir. Bununla birlikte demokratikleşme adımlarının atılması şarttır. Yaşadığımız dönemin özelliği otoriter barış süreçleridir ve bu durum barışın toplumsallaşmasını engellemektedir. İktidar, toplumdan bir barış talebi gelmemesi için her şeyi kendi kontrolünde tutan ve insanlarda heves bırakmayan bir süreç tasarlamıştır; biz bunun sivil toplum çalışmalarında büyük zorluğunu çekiyoruz.
 
Türkiye’deki demokrasi güçlerinin ve sol hafızanın önünde fiziki bir engel var, çünkü devlet bizzat var ve tarihimiz bize barış anlaşmalarını bozanların ve sözleşmelerin gereğini yerine getirmeyenlerin genellikle devletler olduğunu gösteriyor. Öte yandan bu, başa çıkılamayacak bir şey mi, yoksa süreci kavramakta kendi yarattığımız ideolojik engeller mi var? Ben sürecin başından beri bunun önündeki en büyük engelin bu ülkede barış ve demokrasi isteyenler olduğunu söylüyorum. Çünkü çerçeve yasa uygulansın diye ortalığı ayağa kaldıracağımız yerde, neden falanca kişinin içeride olduğunu, başkalarıyla görüşülüp görüşülmediğini veya yapılan operasyonları tartışarak süreci kendi ellerimizle gölgeliyoruz. Oysa sürecin karakteri budur ve devlet bunu özellikle yapmaktadır. AKP, evet, iktidarda kalmak istiyor. Hangi iktidar iktidarda kalmak istemez? Bu bir bilgi bile değil bana kalırsa. Elindeki bu şeyler varken sen ne yapıyorsun? Ne yapacaksın? 15 Temmuz darbesinden sonra sivil toplumun üstünden silindir gibi geçtiler. Ama bu süreç, sivil toplumun tekrar kendini toplamasının bir kaldıracı da olabilir.
 
Toplumumuzda bu durumu aşacak entelektüel ve siyasi bir birikim ile hafıza var, fakat henüz bunu yeterince aşamadık ve yeterli argüman geliştiremedik. Barışın toplumsallaşması ve bu engellerin aşılması için elimizdeki yasal imkânların işletilmesini talep ederken, aynı zamanda otoriter yönelimlere karşı ortak bir akıl ve strateji oluşturmak zorundayız. Geçmişteki acı deneyimlerden ders çıkararak, hakikatin üstünün örtülmesine izin vermeden ve sivil alanın daraltılmasına karşı direnerek toplumsal barışı örmeliyiz. Toplumun tüm kesimlerinin bu sürece dâhil olabileceği, hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı demokratik bir zemini yaratmak bizim en temel sorumluluğumuzdur. Bunu başarmak için ideolojik ezberlerden sıyrılarak süreci doğru okumalı ve barış iradesini daha güçlü bir şekilde savunmalıyız. Bunlardan şikâyet edileceğine, “Bunu nasıl aşabilirim?” diye düşünülmeli. Dolayısıyla bu zihniyeti değiştirmezsek, bu süreçten kazanabileceklerimizin en azıyla çıkacağımıza dair bir öngörüm var. 31 Ekim-1 Kasım’da yapılacak Kadın Konferansı’nın bu anlamda da çok ön açıcı olacağını düşünüyorum.
 
“Kadına yönelik şiddet de bu savaş kültüründen ve milliyetçilikten bağımsız değildir.”
 
*Türkiye’de demokrasi ve barış konusunun Kürt sorunundan bağımsız ele alınamayacağı bir gerçek. Sizce Kürt sorununun demokratik ve siyasal çözümü açısından hangi başlıklar açık biçimde konuşulmalı?
 
Londra’daki konferansa Abdullah Öcalan bir mesaj gönderdi ve ağırlıkla demokratikleşme adımlarına dikkat çekti. Eğer bu anlamda demokratik adımlar atılmazsa bir demokratik entegrasyon da gerçekleşemeyecektir. Yani Kürt varlığının hukuka dâhil edilmesi ve bugüne kadar silahlı mücadeleyi seçmiş insanların tekrar Türkiye’deki toplumsal ve siyasi hayata katılması, bunun koşullarının sağlanması gerekir. Türkiye’de konuşulacak en önemli başlık hukuktur; çünkü ortada böyle bir hukuksuzluk varken hiçbir anlaşma geçerli değildir ve her şey iktidarın iki dudağının arasındadır. Sırtımızı dayayacağımız bir zemin yokken, ülkede korkunç bir yoksulluk hâkimdir.
 
İnsanlar artık açlık sınırının bile lüks hâline geldiği bir noktadadır; açlık sınırı, yoksulluk sınırı gibi kavramlar anlamını yitirmiştir. Çünkü insanlar her gün sadece patates veya mercimek çorbası yiyerek tok olunamayacağının ve insanın sadece karnını doyuran bir varlıktan ibaret olmadığının bilincindedir. İnsanın onurlu yaşamak için birtakım ihtiyaçları vardır. Bütün bunlar ortadayken savaş ne demektir? Türkiye’de askerî sanayi kompleksi üzerinden müthiş bir sermaye birikimi var; iktidar NATO zirvesinde roller üstleniyor ve ülkenin bütün geliri silaha ve askerî sanayiye gidiyor.
 
Hâlbuki barış yaptık, ülkedeki en büyük çatışma nedeni ortadan kalktı; PKK kendini feshetti ve “Ben silahlı mücadeleden vazgeçtim. Sosyalizm, insanlık, eşitlik, özgürlük mücadelesini demokratik yollarla sürdüreceğim” dedi. Ortada büyük bir fırsat var. Ama tersine, son bütçede silahlanma ve güvenlik harcamalarının arttığını gördük. Kadına yönelik şiddet de bu savaş kültüründen ve milliyetçilikten bağımsız değildir; kadınları, Kürtleri, göçmenleri ikincileştiren tüm mekanizmaların altında mutlaka emeğe ve bedene el koyan ekonomik bir neden yatmaktadır.
 
“İnsanlar silah bıraktılar, gelip burada süklüm püklüm evlerinde otursunlar diye değil; bu insanlar siyasi ve insani birikimlerini bu ülkeye fayda sağlayacak şekilde toplumsal hayata katsınlar diye vardır.”
 
*Barış ve demokratikleşme sürecini sadece silahsızlanmayla sınırlı tutmamak neden hayati bir önem taşıyor? Bu süreçte toplumsal mücadele nasıl bir zemin üzerinde yükselmeli?
 
Barış sadece silahların susması değil; adil gelir bölüşümü, kadın cinayetlerinin, çocuk istismarlarının artık son bulması, hukuksuzluğun son bulmasıdır. Barış bunlardan ayrı düşünülecek bir şey değil. LGBTİ+’lara yapılan operasyonların, yani insanların varoluşlarından dolayı zulme uğramasının, “Siz yoksunuz” denmesinin son bulması gerekir. Barış dediğimiz şey, toplumsal refah, eşitlik ve özgürlüklerin önünün açılmasıdır. Yani anayasa değişikliği deniyor. E peki, anayasada mevcut olan özgürlüklerin hiçbirine şu anda biz sahip değiliz; dolayısıyla barış ve demokrasi mücadelesini birlikte yürütmek gerekiyor.
 
İnsanlar silah bıraktılar, gelip burada süklüm püklüm evlerinde otursunlar diye değil; bu insanlar siyasi ve insani birikimlerini bu ülkeye fayda sağlayacak şekilde toplumsal hayata katsınlar diye vardır ve bunun koşullarını sağlamak lazımdır. Ama bunları bize kimse vermeyecek. Eğer bir toplumsal baskı yaratamazsak, bunları giderek daha fazla kişi dile getiremezse, biz bu süreçten çok az kazanımla çıkabileceğiz. Yine de çerçeve yasanın da Meclisteki komisyonun da, hepsinin bir kıymeti var; devlet bunları lütfedip vermedi, bunu da bilmek lazım. Ama bunun yeterli olmadığını ve ancak bu yolun mücadeleyle açılacağını biliyorum.
 
Şu şekilde devam ettiğimiz sürece ne barış ne demokrasi açısından bu süreçten kazanımla çıkabiliriz. Onun için şunu demek istiyorum: İnsanların, bu toplumdaki her yurttaşın şu anda ne hakkında konuştuğumuzun, ne yapmakta olduğumuzun, biraz zor olsa da ve uzun sürecek olsa da neyi arkada bırakma imkânının doğduğunun farkında olması ve ona göre tutum belirlemesi gerekir. Sürekli şikâyet edecek, bilinenleri sanki bilinmiyormuş gibi “AKP iktidarı bilmem ne için yapıyor” diyeceksiniz; “Zaten emperyalistlerin projesi.” Bu bir konfor alanı. Çünkü bunu dediğin zaman işin içinden çıkıyorsun ya da ikinci bir konfor alanı olarak komplo teorisi üretiyorsun: “İşte Kürtler AKP ile anlaştı, Abdullah Öcalan, Selahattin Demirtaş’ın çıkmaması için...” diyerek kolaycı yaklaşımlara savruluyorsunuz. Oysa yapılması gereken, ezberleri bozarak ortak ve örgütlü bir mücadele hattını örmektir.
 
*Kadınların barış mücadelesindeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadın hareketlerinin geliştirdiği eşitlik, özgürlük ve demokratik yaşam perspektifi neden önemli?
 
Bunların hiç önemi yok demiyorum, ama kadınların rolü genellikle anne olmaları ya da savaşa karşı olmaları gibi giydirilmiş kadınlık rollerine bağlı ele alınıyor. Hâlbuki kadın mücadelesiyle savaşa karşı barış mücadelesinin, milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı mücadelenin çok girift, birbirinden ayrılamayacak mekanizmaları var. Bu yüzden şu anda Türkiye’de de barış mücadelesinin en aktif unsuru kadınlardır. Bu, kadınların bütün ezilmişlikleriyle, sömürülmüşlükleriyle, bedenlerine ve emeklerine el konulmasıyla savaşlar, milliyetçi ideolojiler, ırkçılık ve kapitalizm arasındaki derin bağı kavramış olmasından ileri geliyor.
 
31 Ekim-1 Kasım’da yapılacak kadın konferansı için kadınlar şunu başardılar: Bütün bu sessizlik içinde gene en güçlü toplumsal hareket olmayı, farklılıklarına rağmen birlikte olmayı başardılar. Burada herkesin öğrenmesi gereken bir yöntem, bir üslup var. Kadın barış mücadelesinin ve feminizmin buradaki katkılarını çok önemsemek gerekiyor. Dünyadaki bütün barış süreçlerinde kadınlar rol oynamıştır; en bilmediklerimizde dahi kadınların oynadığı bir rol var.
 
Ayrıca savaştan en çok zarar gören kesim kadınlar ve çocuklardır. Sadece devlet tarafından öldürülenler değil; cinsel şiddete uğrayan, teşhir edilen, saçı kesilen, bedenine saldırılan kadınlar var. Savaşın ne olduğunu düşünecek olursak, biz 50 senede bütün toplumsal ilişkilerin çürüdüğü bir süreç yaşadık; şiddetin gölgesinde bütün toplumsal ilişkiler biçim değiştirdi. Burada haksızlığa uğrayan, belki susan ama hayatları yok edilen kadınların hepsi konuşacak, çünkü bunlara “Sus” deseniz kimse susmaz.
 
*Bir yazar olarak dilin, edebiyatın ve toplumsal hafızanın barış kurma sürecindeki rolünü nasıl görüyorsunuz? Kullandığımız dilin çatışmayı veya anlaşmayı kolaylaştırması açısından nasıl bir gücü var?
 
Eşitlik ve adil paylaşım arayışı, toplumsal vicdanın korunması açısından hayati önem taşır; ancak savaş ve çatışma kültürü bu değerleri zedelemiştir. Eşit yurttaşlığı da kastetmiyorum, ekonomik olarak adil bölüşümü kastediyorum. Sen ne yaparsan yap ama birileri cehennemde yaşasın. Bunu kabul etmeyen toplumsallıktan bahsediyorum. Hem dünyada hem Türkiye’de bu konularda büyük bir gerileme var; bu durum meşrulaştı.
 
İki tür dil ihtiyacı var; birincisi, devletin de dilini düzeltmesi gerek. Mesela artık silah bırakmış bir örgütü terörist diye tanımlamaması gerek. Önceden tanımlıyordun ama şimdi Terörle Mücadele Yasası’nı kaldırman ve bu yaftalamalardan vazgeçmen gerekir. Yani bizim söyleyeceğimiz çok şey var aslında.  Ama bunların bu şekilde söylenmesinin bize bir faydası yok. Dolayısıyla her şeyden önce devletin ve kamu otoritelerinin bu dili değiştirmesi gerekir. İkincisi, muhalif kesim de dil yarası açıyor; Halk TV mesela. Muhalif diye bakıyorsun, izlemek istemiyorsun. Nefret suçu yaratıyor, bunun sorumluluğunu insanlar almalı. Bir insana 50 yıldır aynı yaftaları atıyorsan ve devlet öyle dediği için bunu kullanıyorsan, o insanı zaten şeytanlaştırıyorsun; seninle nasıl barış olacak? Mesela Kürtler müzik dinliyor, linç ediliyor. Bunlar boş yere olmuyor ki, hep kullandığımız dille ilgili.
 
Diğeri daha büyük bir dil problemi. Yazar olarak, edebiyatçı olarak ilgilendiğim şey şu: Bizim dilimiz yok aslında, klişeye dönüşmüş. Mesela her zaman itiraz ettim: “Akan kan dursun.” Yok mu başka bir kelime? Artık dile pelesenk olmuş. Biz dilsiziz; klişe kelimelerle konuşuyoruz. Hazır duyguları ifade ediyoruz. Burada en önemli rol sanatçılara, edebiyatçılara düşüyor.
 
Medyanın da siyasetçinin de sorumluluğu var. Yani paşa gönülleri istedi de barış dilini kullandılar diye bir şey yok. Nefret söylemi kullanamazlar. Barış dili kullanmak zorundalar. Barış dili de bir olguyu anlatırken kimseyi şeytanlaştırmadan, hakkaniyetle ortaya koymak demek. Yani yapılan büyük eşitsizliklerin, ayrımcılıkların farkında olarak bir haberi ele almak demektir.