Özgür kadın ütopyasından sisteminin inşasına

  • 09:02 18 Eylül 2026
  • Jineolojî
  
“Mevcut pozitivist bilimin kadını getirdiği nokta günah, yasak, ayıp ile kapatılmanın öznesi olma haliyken bunca bilimsel veriyle yapılacak en ahlaklı şey kadınlar açısından başka türlü bir bilgi ve bilimin ne denli hayati olduğunu da tartışmaya açmaktır.”
 
Ruşen Seydaoğlu
 
Özgür kadın kimdir, nasıl yaşar sorusunun Kürt kadınların çoğu açısından duyulduğu andan itibaren yarattığı sarsıcı bir moment vardır. Bu karşılaşma anı, Kürt ve kadın olmaya dair kapsamlı tarihi, kültürel ya da toplamda entelektüel bir bilgisi olmasa bile kadını sezdikleriyle fiziksel, ruhsal ve düşünsel olarak kaosun içine çekebilir. Daha doğru bir ifadeyle; zaten içinde olduğu kaosun farkına vardırabilir. 
 
Hiçliğin ve her şey olma halinin yaşandığı bu kaosta en bilindik ifadelerle; yok sayılarak, inkâr edilerek, bazen baskı ve zorbalıkla bazen rızanın inşasıyla şekillendirilen halimiz ve yine en bilindik ifadelerle çelişkilerinden bilinç çıkartan, bireyselleşen, örgütlenen halimiz yan yana döner. Bu ikilikten birinin diğerini yok edememesi sanılanın aksine birinin diğerine baskın gelememesinden değil özgürlük fikrinin oracıkta, her iki halimizde de dip dalga yaratmasıyla ilgilidir. Bir anlamda kaos, özgürlüğün rahmi olarak işler. 
 
Tam da bu sebeple kaosun içinde doğmuş Kürt kadın hareketinin neredeyse kuruluşundan bu yana kendisini dayandırdığı, güçlü bir iddia ve inşası devam eden bir kimlik olarak özgür kadın fenomeni, pozitivist öğretilerden gelen nihayete ermiş, donmuş, tamamlanmış gibi kıstasları aşarak akışı ve hacim alan bir oluşu tarifler. Yani özgür kadın kimliği, kapsadığı tanrıçalık, kölelik, kapatılmışlık gibi kadın oluşun katmanlı inşasının bilgisine eriştikçe; biyolojik, kültürel, ekonomik deneyimlerle, sürekli ve yeniden kendini gerçekleştiren, varlığını siyasallaştıran kadın yaşamı, akışıdır. (Kolektif, 21.Yüzyıl Kadın Özgürlük Manifestosu)
 
Bu akışın içinde oluşan çeşitli deneyimlerin kimlik oluşturması ise eylemin anlam-karşılık kazanacağı içsel ve dışsal bazı zeminlere, normlara her zaman ihtiyaç duymuştur. İçsel anlamda özgürlük arzusuna dayanarak oluşan farkındalıklar “xwebûn-kendi olma halini”, dışsal anlamda tanınmayla, kabul edilmeyle yani statü kazanmayla, yasallaşmayla buluşturduğu ölçüde gerçekleşme-kendini gerçekleştirme imkânını arttırabilir. Varoluşun tek başına kimliği tamamlamaya yetmediği zeminlerde, bu imkânın gerçekleşmesi için içsel ve dışsal diye tariflediğimiz her iki koşulun birbirine paralel zamanda ve mekânda sürekli ilerlemesinin yolunu ve yöntemini aramak, yaratmak, yeniden yaratmak gerekir. 
 
Kadın statüsünün varlığı-yokluğu, mevcut hukuk sisteminde yasa dışılık-yasallık denklemiyle tek başına aşılamaz olsa da özgür kadın kimliğinin tarihselliğinin anlattığı; bir taraftan bu kimlik örgütlenirken diğer taraftan toplum ve sistem tarafından tanınmasına ihtiyaç olduğudur. Haliyle tanınma, kadınların özgürlük mücadelesinin önemli bir parçası olarak görülmeyi de zorunlu kılar. Bunu özgür kadınlığın dayandığı tarihi ve felsefi referanslardan koparmadan ama bu iddiayı bütünsel hukukla buluşturarak; dışında kalanlar tarafından da tanınmasını sağlayacak şekilde yapmaya giriştiğimiz an, önemli ve kurumsallaşmaya muhtaç yeni-yeniden bir politik saha üretmiş oluruz. Yeni politik saha, özgür kadın fenomenini dönüştürücü bir güç olarak da kadınlığın tarihsel olarak katmanlı inşasını, erkeğin ve toplumun değişim-dönüşümünü, yine özgür eşyaşam iddiasını esasen toplumda, yansıması olarak da hukukta yeni bir çizginin, belki de 3. Çizgi diyebileceğimizin dayanağı haline getirme potansiyelini de taşır. 
 
2. tanımanın çıkmazı: Özneliğin cinsiyetl(ç)i serüveni
 
Kimlik salt var olmayla tamamlanmaz, tanınmayı da gerektirir belirlemesini, pozitivist öğretiye dayanan erkek egemen ve kapitalist sistemin yarattığı, bir anlamda mecbur bıraktığı yaşamı yeniden toplumsal değerlerle buluşturma adımı olarak görebiliriz. Çünkü eşitlikçi ve özgürlükçü toplumsal zeminler bireyin anne rahmine düştüğü andan itibaren doğal olarak tanındığı, devamında insan olmaktan gelen haklarına doğrudan ulaşarak kendini toplumun güvencesinde gerçekleştirebileceği tahayyülüyle inşa edilebilirdir. Döngüsel olarak da birey, kendini özgürce gerçekleştirebildiği toplumsal zemini korumak isteyecektir.  
 
Karşı devrim olarak devletli sistemlerde ise kimlerin tanınabilir olduğu yönetenlerin tekelinde, onların koydukları yapay koşullarla belirlenirdir. Herhangi bir konuda düşünmek, düşündüğünü ifade etmek, en genel ihtiyaçlardan en spesifik konulara kadar karar vermek belli bir cinsiyetin, sınıfın ya da ulusun tekelindedir, hatta bunların bile belli kesimiyle sınırlandırılır. Tanınmayanların öldürülmesi, cezalandırılması, şekil verilmesi ve yok sayılması aynı anda uygulanabilir olanlardır ve bu edimler yasaların güvencesi altında tutulur, denetlenmesine gerek bile yoktur. 
 
Tabi bunun karşısında norm dışı hale getirilmiş varoluşların itirazı, direnişi ve dönüştürücü gücü, tekelci sistemin elinde tuttuğu zor aygıtlarına rağmen devam etmiş; ancak arzuladıkları inşa da maalesef toplumda etkisini göstermiştir. Hukukun inşasıyla hızlanan toplumsal olana- değere, ihtiyaca, talebe- karşıt dönüşüm; erkek egemen sistemin hikayesinin en başından bugüne gelene kadar kadın üzerinde yarattığı tahakküme, bilgiye, deneyime ve gelecek fikrine dair yaklaşımların cinsiyetçi ideolojiyle göbekten bağlı olmasına dayanır. Bunu görmezden gelerek yapılan her yorum da hakikati yeniden perdelemiş olur.  
 
Kadınların toplumsal yaşam içindeki statüsüne karşı açılan savaş ve devamında statüsüz bırakılmasının başlangıcı on binlerce yıl öncesine dayansa da bir o kadar günceldir.  Hegemonik erkeklik ve devletli akıl iş birliğiyle bilgi, bilim, gündelik yaşam ve algılama biçimlerine yapılan kapsamlı müdahaleler, toplumsal kültüre karşı kültür, ahlaka karşı ahlak-hukuk oluşturur. Erkek egemenliğinin kadınları görünmezleştirme-yok sayma operasyonu, tarih boyunca mitlerle, dinlerle, felsefi öğretilerle ve bilimle bunların ters yüz edilmesiyle kendine uygun zemin ve normlar yaratarak ikililiğin bir biçimi olarak ifade edebileceğimiz makbul kadınlığı, geniş kesimler tarafından sahiden makbulleştirmiş, esas gibi sunmuştur. Böylelikle sadece makbul gördüklerini değil özgür kadın kimliğine içkin varoluşları da kırımdan geçirebileceği, norm dışı, yaşam dışı bırakabileceği arafa çekmiştir. Eş zamanlı olarak kadın değerlerinin etkisiyle kendini sürdüren, kendi kararlarıyla yaşayan toplum da aynı arafta tutulmuş, iktidarın şekillendirme girişimleri karşısında güvencesiz bırakılmıştır.  
 
2.1. doğal toplum, mitoslar, dini ve felsefi deneyimler
 
Toplumsal niteliklerin oluşumda belirleyici olan makbul-özgür kadın kimliklerinin modern dönemde, bir anda açığa çıktığını düşünmek büyük bir yanılsama olacaktır. Kadın eksenli tarihsel yaşam biçimlerindeki totem-tabu gerilimi salt tekil olarak kadın yaşamını etkilemez. Kadın varoluşundan etkilenme düzeylerine bağlı olarak toplumun genelinde kutsalları-yasakları belirleyebilmiş, birlikte sürdürülen yaşamın kuralları olarak işlemiş, insanlık tarihinin hemen her anında da bu gerilim güncelliğini sürdürmüştür. 
 
Bereketi ve koruyuculuğu işaret eden Venüs heykelciklerinin ava giden erkekler tarafından taşınması gibi, gebelik döneminde kadınların yaşadıkları klana yakın ama ayrı bir yerde başka kadınlarla birlikte zaman geçirdiğini gösteren kimi veriler gibi, bedeninde gerçekleşen menstrüel döngü ile ay dönümlerinin ilişkiselliğini takvim oluşturarak yani sürekli bilgiden bilgi yaratması gibi arttırabileceğimiz deneyimler kadın arkeolojisinin önemli çıktılarındandır. Totemler olarak kadın bedeninin, kutsal cinselliğin, menstrüel kanın, doğum yeteneğinin ve toplamı olarak görebileceğimiz kadın bilgeliğinin tabuya dönüştürülmesi zamanla zihniyeti değiştirecek politikalardır. Merlin Stone’un belirlemesiyle kutsal olanın kirli ilan edilerek etkisizleştirilmesi, toplumsallığı yaratan ritüellerin biyoloji ile bastırılması yolundan geçmiştir.(Merlin Stone, Tanrılar Kadınken)
 
Tarihin neredeyse yüzde 80’lik döneminde, insanların bir arada yaşamasını sağlayan ölçüler, yaptırımlar ve üretimler kadın bedeni ile yaşadığı mekân ve zaman uyumluluğunda yönetim biçimi olarak açığa çıkmıştır. Haliyle kadının ilksel dönemdeki statüsünü, yaşamın döngüselliğini, sürekli yeniden doğuşunu, doğayla uyumunu ve bunu bilgelik içinde sürdürmesini, bedeninde gerçekleşenle etrafında olup biteni birlikte ele alan, çözümleyen, çözen kadın eğiliminden bağımsız okumamak gerekir. Tıpkı devam eden süreçlerde değişen statünün, totemlerin tabuya dönüştürülmesindeki temel hedeflerden bağımsız okunmaması gerektiği gibi. 
 
Bu dönüşüm, tanrıçalara dair mitoslardaki yansımalarıyla değişen toplum yaşamına dair önemli yorumları da beraberinde getirir. Bir tarafta kadının tecavüze uğradıktan sonra yaşadığı toplumdan bu suçun hesabının sorulmasını istediği ve akabinde tecavüzcünün toplum tarafından kentten kovulduğu anlatılar vardır. Ancak diğer tarafta da tecavüze uğradığı için tanrılar panteonu tarafından tecavüzün müsebbibi olarak suçlanması ve kovulması söz konusudur. (Samuel Noah Kramer, Tarih Sümerde Başlar.) Hiyerarşinin ve erkek egemenliğinin hızlıca girdiği coğrafyalar ve kadın kültürünün direndiği coğrafyalar mitoslara bu şekilde konu olur. Her iki tanrıça anlatısının da Tiamat’ın Marduk tarafından parçalanan varlığı ile yeniden yaratılmış evrende karşılık bulması, başlarken ifade ettiğimiz kaosun ispatı gibidir. (Alexander Heidel, Enuma Eliş, Babil Yaradılış Destanı) Kadının sözünün/beyanının, ahlaki bir değer olarak, toplum tarafından tanınması ile erkek egemen iktidar mekanizmalarının keyfi kararlarıyla kaderine terk edilmesinin farkı ve sonuçları aynı dişil evrende gerçekleşir. 
 
Zamanla bu durumun kurumsallaştığı bilme biçimleri felsefe eliyle; kadınların yaşamdan yasaklanması ise dinler eliyle, kutsal kitaplar aracılığıyla yasallaştırılmaya başlar. İnanç algısındaki kutsallık ve tanrısallık niteliklerinin görünür, somut, aracısız bağlılıklar oluşturduğu, yaşamı sürdürebilme, kolektif değeri üretebilme hali yerini maskeli ve ulaşılamaz tanrılara ve onların erkek elçilerine bırakılır. Kadından öğrenilen bilgiler, kadının yarattığı mekanizmalar manipüle edilir ve kapatılmasının gerekçesi haline getirilir. Kadınların ahlaki muhakemesinin çıktısı olan duyguları irrasyonelleştirilir, akıl ve sezgi bütünlüğü içinde ele aldıkları yaşamdan, doğadan kopartılırlar. Kadın sezgileri ispatlanamazlık adı altında değersizleştirilirken erkek egemenliğini yaratacak bilgilerle olguculuğu tanrısallaştırmaya girişirler. 
 
Eğitim toplumdan, yaşamın bilgisi eğitimden koparılır, toplumsal eğitimin merkezindeki kadın da yeni sistemin eğitimine erişemez, bu kez de eğitimsiz yaftasıyla söylediği sözler ve deneyimleri yaşam dışı hale getirilir.  İlahi irade erkek egemenliğinin tasviri olarak yaradılış destanlarında kadınlar ontolojik ikincilik yaratılarak yardımcı rolüne büründürülür. Artık ilk günahın faili olarak tanımlanan kadının statüsü, bundan sonraki bütün günahların da kaynağı olacağı bilgisiyle yerini formal açıdan da statüsüzlüğe bırakır. Cinselliği ve üremeyi kiminle yaşayacağını belirleyen öznelliği, özgürlüğün mikro kozmosu olan bedeni; namusun ayıp, günah kapsamıyla yeni sistemin doğum makinesine dönüştürülür. Toprak sınırlarla parçalanır; ancak parçalanan bu toprak üzerinde kadının hiçbir sözü, iradesi kalmaz, doğanın özgürlüğünü esas alan, doğada serbestçe dolaşan kadın kendine ait bir oda bile bulamaz hale getirilir. Böylelikle erkeğin ve sistemin sonsuz hizmetine açılacaktır. 
 
Hangi yöntemle olursa olsun kadına saldırmak, kadın değerleriyle açığa çıkan toplumsallığa, ürettiklerine ve özgürlüğüne saldırmak anlamına gelir. Bunu münferit bir suç olarak ele almak, yasal koruma oluşturma gayesinden değil aksine erkek egemenliğinin devletliliğin ölçüsü haline getirilmesi arzusundandır. Binlerce yıl öncesinde olduğu gibi bugün de yaşadığı saldırıyı ispat etmeye çalışırken bir kez daha kimliğinden uzaklaştırılan kadın ve erkek eliyle işlenen bu suçların yaygınlaştırılması toplumun zihniyetiyle oynamak içindir. 
 
Mevcut pozitivist bilimin kadını getirdiği nokta günah, yasak, ayıp ile kapatılmanın öznesi olma haliyken bunca bilimsel veriyle yapılacak en ahlaklı şey kadınlar açısından başka türlü bir bilgi ve bilimin ne denli hayati olduğunu da tartışmaya açmaktır. Kaldı ki bazı çevrelerce tüm bunlar spekülatif yorummuş gibi ele alınsa da henüz aksini kabullenebileceğimiz bilimsel yorumlar açığa çıkmamıştır. Hâlâ kadının toplumdaki statüsünü belirleyen yaşamsal bilgi ve ölçüler olarak görülmeye değer pozisyonunu korumaktadır. 
 
Günün sonunda cinsiyetçi rolleri ile modern kölelikler üretilir; kadın, kimliğinden ve siyasetten koparılır, cezaevlerine, tımarhanelere, evlere, örtülere hapsedilir ve bu kapatılmaların gerekçeleri, yasalarla/yargılamalarla oluşturulur. Toplumun garantisindeki kadın değerleri artık birkaç alelade yasaya dönüştürülmüş, bu yasaların uygulanması da erkek egemen zihniyetin tekeline/denetimine bırakılmıştır. Yasalar nezdindeki eşitlik ifadesinde kadın lafzı geçse de aslında kadın hariç zihniyete dayanır. 
 
Not: Yazının devamı “Modern Hukuk Öğretileri” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır. 
 
*Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Kadın ve Barış” dosya konulu 37. sayısından kısaltılarak alınmıştır.