Halide Türkoğlu: Kadınların olmadığı barış masası eksiktir 2026-08-14 13:03:42   ANKARA - Gündeme dair açıklama yapan DEM Parti Kadın Meclisi Sözcüsü Halide Türkoğlu, "Kadınların olmadığı bir barış masası, komisyonlar, izleme mekanizması eksiktir. Kadınların olmadığı bir demokratikleşme süreci eksiktir" diyerek bu süreçte kadınların kurucu özne olması gerektiğini vurguladı.    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Kadın Meclisi Sözcüsü Halide Türkoğlu, partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.   Barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük için atılan adımların Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu irade ile tarihsel ve hukuki bir eşiğe geldiğine dikkat çeken Halide Türkoğlu, 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla birlikte başlayan sürecin büyük bir emekle örülmeye devam ettiğini söyledi. Halide Türkoğlu, Meclis tarihinde görülmemiş bir çoğunlukla geçen çerçeve yasa tüm eksikliklerine rağmen barışa giden yolda atılacak adımlar açısından biz kadınlar için de önemlidir” dedi.   ‘Kurullarda kadın temsiliyeti olmazsa olmazdır’   ‘Toplumun, kadınların barış ihtiyacı bir kanun maddesine sığmaz’  diyen Halide Türkoğlu, “Sorunu güvenlik adı altında ele almak sorunun gerçekliğini tarif etmekten uzaktır. Bu sorunun adı Kürt sorunudur. Kürt halkının varlığının, dilinin inkarının sorunudur. Bu inkarla birlikte gelişen savaş ve çatışmanın yarattığı yoksulluk, şiddet ve sömürünün derinleşmesi sorunudur. Demokrasi, adalet, özgürlük sorunudur. Bu kapsamda çerçeve yasa demokratik çözümün önünü açacak hukuki ve siyasal zeminin başlangıcı, kök yasasıdır. En geniş toplumsal mutabakatla bu süreç ilerletilmelidir. Kurulacak kurullarda, komisyonlarda da kadın temsiliyetinin olması bizler açısından olmazsa olmazdır” dedi.   Kadınlara çağrı: Kurulların takibini birlikte yapalım   Çerçeve yasaya kabul oy veren kadın milletvekillerine seslenen Halide Türkoğlu şu ifadeleri kullandı: “Gelin hep birlikte bu sürecin takipçisi olalım. Kadın kurullarını oluşturarak izleme ve takibi hep birlikte yapalım. Yine buradan MGK’da bir kadın bakan olmadığı için meseleyi Aile Bakanı ile tartışmak isteriz Elbette bu mesele Aile Bakanlığı içine sıkıştırılacak bir mesele değildir ama bu ülkenin tek kadın bakanının da artık barışa dair özne olmasını istiyoruz. Ve burada en güçlü sözü kadınların söylemesi gerekiyor. Güvenlik siyasetinden demokratik siyasete geçişin bilgisi de deneyimi de kadınlardadır. Çünkü savaşın yükünü kadınlar taşıdı.   Kadınlar çocuklarını kaybetti. Eşlerini, kardeşlerini, evlatlarını, yakınlarını kaybetti. Evlerini terk etmek zorunda kaldı. Göç etti. Yoksulluğu, sömürüyü en derin haliyle yaşadı. Irkçı, cinsiyetçi saldırıların hedefi oldu. Cezaevlerinde, cezaevlerinin kapılarında yıllarını geçirdi. Adliye koridorlarında adalet aradı. Kayıplarının akıbetini sordu. Bütün bu acılara rağmen barıştan vazgeçmedi.   ‘Anneler barış istiyor’   Şırnak Cizre'de polis kurşunuyla 12 yaşında hayatını kaybeden Nihat Kazanhan'ın annesinin sözleri hafızamızdadır: Her şeye rağmen ‘barış istiyorum’ diyor. Eren Bülbül’ün annesi Ayşe Bülbül’ün ‘Ben barışı destekliyorum. Başka annelerin başka evlatlarını kaybetmesine rıza gösteremem. Barışı savunmayayım da ne yapayım!’ sözleri. Savaşta kızını kaybeden bir annenin talebi: ‘Kızımı ziyaret edebileceğim bir mezarı olsun.’ Bundan daha güçlü bir barış çağrısı olabilir mi? Yıllarca acının en ağır yükünü taşıyan anneler, yeni ölümler değil yaşam, yeni kayıplar değil barış istiyor.   ‘Kadınları yalnızca komisyonda dinlemek yetmez’    Kadına yönelik şiddet ve katliamlara karşı yıllardır mücadele eden, bedel ödeyen kadınlar, kadın örgütleri onurlu bir barış talebini bugün de her yerde yükseltiyor. Alevi kadınların sözlerinde de aynı barış iradesini görüyoruz. Yıllarca ayrımcılığa, inkara, baskıya ve zulme maruz kalan Alevi kadınlar bugün hala kardeşliği, eşitliği ve barışı savunuyor. Alevi kadınların, Ermeni, Süryani, Ezidi, Pomak ve sayamadığımız tüm farklı etnik kimliklerden, inançlardan kadınların yaşadıkları bütün zulme rağmen barışı sahiplenmesi bize çok önemli bir şey söylüyor: Acının içinden ortak yaşam iradesi de doğabilir. İşte bizim savunduğumuz barış budur. Bu nedenle kadınların sözünü yalnızca komisyonda dinlemek yetmez. Kadınlar bu sürecin öznesidir. Toplumsal barış kadınlarla birlikte kurulmalıdır.   ‘Kadınların olmadığı barış masası eksiktir’   Kadınların olmadığı bir barış masası eksiktir. Kadınların olmadığı komisyonlar, izleme mekanizması eksiktir. Kadınların olmadığı bir demokratikleşme süreci eksiktir. Dolayısıyla bu çerçeve yasa, bugün atılacak adımları tarif ederken yarının demokratik adımlarının önünü kapatmamalıdır. Bu adımların en güçlü şekilde atılması da kadınları bu sürecin kurucu öznesi olarak görmekten geçer.   Yasa kapsamında kurulacak komisyonlarda kadın temsiliyetinin olması büyük bir öneme sahiptir. Bizler barışın inşasında da barışa dair kuracağımız sözde de ısrarcı olacağız. İzleyen bir pozisyonda değil, inşa eden bir pozisyonda olmaya devam edeceğiz. Bu anlamda gerek Meclis çatısı altında olan kadınlarla, gerekse de bağımsız kadın örgütleri ile süreci takip edecek bir kadın komisyonun oluşması kaçınılmazdır.    ‘Cezaevlerinde ayrı bir hukuk uygulanamaz’   Kalıcı barış, demokrasi mücadelesinden bağımsız değildir. Adaletsizliğin, eşitsizliğin yaşandığı her alanda barışın yansımasını sağlamak için mücadele edeceğiz. Bugün dışarda barış konuşulurken cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinin derinleşmesi asla kabul edilebilecek bir şey değildir. Tutsakların özgürlüğü konuşulurken cezaevlerinde ayrı bir hukuk uygulanamaz. Bakın yakın zamanda Özgürlük İçin Hukukçular Derneği ve MED TUHAD-FED'in 2026 yılının ilk 6  ayına ilişkin raporu, hapishanelerde çok ciddi hak ihlallerinin devam ettiğini ortaya koymuştur.   Kadın tutsaklara yönelik hak ihlalleri   Özellikle kadın tutsaklar için bu ihlaller had safhaya ulaşmıştır. Hijyen ürünlerine erişim, kadın sağlığı hizmetleri, mahremiyet ve kadınların özgün ihtiyaçları konusunda yaşanan sorunların giderilmesi; idari gözlem kurullarının keyfi tutumlarıyla ertelenen infazların son bulması gerekiyor. Çünkü gerçek bir demokratikleşme, en zor durumda olanların yaşamına dokunduğu ölçüde anlamlıdır.   'Sanatçılara yönelik uygulama derhal son bulmalı’   Bugün sürgünde olanların ülkeye dönüşü konuşulurken 11 yıldan sonra Avrupa’dan Türkiye’ye gelen Kürt sanatçı Nuarin’in Çukurova Havaalanında gözaltına alınması, iki gün gözaltında tutulması gibi uygulamalar asla kabul edilemez. Yıllarca asimilasyon politikalarının hedefi olan Kürt dilini, kimliğini yaşatan kadın sanatçılara yönelik bu uygulama derhal son bulmalıdır. Kürt kadın sanatçılar bu topraklardaki acının da direnişin de hafızasıdır. Farklı dillerde, kimliklerde icra edilen sanat demokratik toplumun zenginliğidir.   ‘Kadın haber ajanslara erişim engeline sessiz kalamayız’   Aynı şekilde kadınların sesini, sözünü, yaşadıkları hak ihlallerini haberleştiren, kamuoyuna duyuran kadın haber ajanslarının sitelerine, sosyal medya hesaplarına, kanallarına erişim engeli getirilmesine sessiz kalmayız.    Devletin alması gereken bakım yükü kadınların omuzlarında   Bizler savaşın bedelinin yalnızca ölümle ve yıkımla sınırlı olmadığını en iyi bilenleriz. Gündelik hayatlarımızda, kadınların yaşamında da en ağır şekilde bu bedeli ödüyoruz. Kadının varlığını, emeğini yok sayan, görünmez kılan şiddeti derinleştiren erkek egemen politikalarının yansımalarını İzmir’de yaşanan acı olayda bir kez daha gördük. İzmir’de lösemi hastası-engelli oğlu Barış Kandemir’in ve kendi yaşamına son veren Nurten Kandemir’in öyküsü bu ülkede bakım emeği yüklenen kadınların isyanıdır. Bu acı olay bir ‘aile faciası’ ‘bunalıma giren anne’ gibi başlıklarla açıklanamaz. Bu meselenin özünde devletin alması gereken bakım yükü sorumluluğunun kadınların omuzlarına yüklenerek kadınların yaşamlarından ve yaşama umudundan nasıl çalındığı vardır.    ‘Kadın emeği görünmez kılan erkek egemen politikalar’   Sağlık ve sosyal hizmet politikalarının nasıl çürüdüğü ortadadır. Kadınların emeğini görünmez kılan erkek egemen politikalar vardır. Bugün bu ülkede birçok engelli bakımı üstlenen anneler, kadınlar gelecek kaygısını da iç içe yaşamakta. Ben öldükten sonra çocuğuma kim bakacak sorusunu her yerde sormaktalar. İşte bu çaresizlik aynı zamanda bu ülkenin gerçek yüzünü ortaya koymaktadır.  Ben buradan bir kez daha iktidara, ilgili tüm bakanlıklara sesleniyorum. Bakım emeğini kadınların omuzlarına yüklenen politikalardan derhal vazgeçilmelidir. İktidar bu sorumluluğu almalı bakım emeğinin kamusallaştırılmasına dönük etkin mekanizmalar derhal oluşturulmalı, var olan mekanizmalar güçlendirilmelidir.    Kadın katliamlarının geldiği boyut    JINNEWS haber ajansının verilerine göre; Temmuz ayı içerisinde 25 kadın katledildi. 27 kadının ölümü şüpheli olarak kayıtlara geçti. Kadın katliamları, kadına yönelik şiddetin geldiği boyut erkek egemen politikaların yeniden yeniden üretilmesinden bağımsız ele alınamaz. Kadın katliamları, kadına yönelik şiddeti önlemek bu devletin, iktidarın, iktidara bağlı bakanlıkların sorumluluğundadır. Bunun için yapılacaklar bellidir. İstanbul Sözleşmesine geri dönmek kadınlarla barışmanın ilk adımı olmalıdır.   ‘AYM’nin kararına itiraz ediyoruz’   Kadınların yaşamını erkeğin tahakkümüne hapseden bir araca dönüşen yargı, artık kadınların yaşamını koruyan bir güvence olmalıdır. Daha birkaç gün önce Anayasa Mahkemesi'nin evlenen kadının nüfus kaydının eşinin hanesine taşınmasını öngören düzenlemeye oy çokluğuyla vermiş olduğu kararına itiraz ediyoruz. Karara karşı çıkan 5 üyenin itirazları bizlerinde itirazıdır. Bu karar kadın erkek eşitliğini yok saymaktır. Kadını bir kez daha erkek üzerinden tanımlamak, erkeğin hanesinde olan biri olarak göstermektir. Bunu teknik bir kayıt olarak tanımlayan bu kararı reddediyor, kimliğimiz, bedenimiz, yaşamımız üzerinden kurulmak istenen tahakkümün karşısında vardık, varız, var olacağız demeye devam edeceğiz. Ve şunu özellikle vurguluyorum; barış kadınların yaşam alanlarına dokunmuyorsa, kadınların üzerindeki şiddet ve bakım yükü azalmıyorsa o barış eksiktir.   Göçmen ve mülteci kadınlar   Çatışma ve ayrımcılık siyasetinin etkilerini en ağır şekilde yaşayan kesimlerin başında göçmen ve mülteci kadınlar geliyor. Göçmen ve mülteci kadınların sadece yaşadıkları çatışma ortamında değil, gittikleri yerlerde de aynı şiddetin ve istismarın hedefi olduğunu bir kez daha Kocaeli’de yaşanan olayla tanıklık ettik. Olayın detayına girmeyeceğim ama şu bilgilerden hareketle birkaç vurgu yapacağım. Suriyeli 15 yaşındaki W.A temizlik işi buldum denilerek S. Ölmez tarafından kandırılıyor. S. Ölmez’in tanıdığı N. Türkeş ile birlikte evine temizlik işçisi olarak gittiği M. Görmez tarafından istismar ediliyor. Olay adli makamlara yansıyınca 3 kişi gözaltına alınıyor ancak istismar faili M. Görmez ilk etapta adli kontrolle serbest bırakılıyor. 1 ay sonra yeniden gözaltına alınıp tutuklanıyor. Bu olayın savaşla bağının olmadığını kim söyleyebilir. Göçmen ve mülteci kadınların yaşamlarını koruyacak önleyici politikalar olduğundan kim bahsedebilir. Bugün geri gönderme merkezlerinin kadınlar açısından birer suç ve şiddet merkezi olmadığını kim söyleyebilir?    Paule Maier’in yaşadığı tüm boyutlarıyla açığa çıkarılmalıdır   Bakınız Ocak ayında Rojava’ya yönelik saldırılara karşı Almanya’dan Mardin’e gelen enternasyonel aktivist Paule Maier’in İstanbul’da yaşadığı şiddet, geri gönderme merkezlerinin kadınlar açısından nasıl bir suç ve şiddet alanına dönüştürüldüğünü bir kez daha ortaya koymuştur. Paule Maier, dün kamuoyuyla paylaştığı açıklamasında, 28 Ocak’ta gözaltına alınmasının ardından İstanbul Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldüğünü; yol boyunca darp ve şiddete maruz kaldığını belirtmiştir.   Geri gönderme merkezinde günlerce tek kişilik hücrede tutulduğunu, burada kaldığı süre boyunca tecavüz dahil olmak üzere psikolojik, fiziksel şiddetle karşı karşıya kaldığını ifade etmiştir. Bu merkezlerde yaşanan her türlü işkence ve kötü muameleden Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve bu bakanlığa bağlı Göç İdaresi Başkanlığı sorumludur. Bu sorumluluğun gereği derhal yerine getirilmelidir.   Paule Maier’in yaşadığı bu olay derhal tüm boyutlarıyla açığa çıkarılmalıdır. Bu suçu işleyenler kadar, suça göz yuman ve sorumluluğunu yerine getirmeyenler hesap vermeli, yargılanmalıdır. İstanbulda’ki bu geri gönderme merkezi ile ilgili derhal bağımsız ve kapsamlı bir soruşturma başlatılmalıdır. Paule Maier’e yönelik saldırı, yalnızca bir kadına yönelik şiddet değildir; enternasyonal kadın mücadelesine yöneltilmiş bir saldırıdır. Paule’nin de ifade ettiği gibi: “Bu sadece benim hikayem değil, pek çok kadının hikayesi ve her şeyden önce cinselleştirilmiş şiddete karşı mücadele, biz kadınları birleştiren bir hikâye. Bu deneyimleri bir direniş hikayesine dönüştürmek hepimizin görevi.” Buradan Paule Maier’e dayanışma duygularımızı gönderiyoruz. Kadınların sınırları aşan dayanışmasını ve enternasyonel mücadelemizi büyüterek bu olayın cezasızlık politikasıyla sonuçlanmasına asla izin vermeyeceğizin sözünü yineliyoruz.   Barış talebimizi yükseltiyoruz   Ortadoğu'nun farklı coğrafyalarında kadınlar savaşın, işgalin, şiddetin, zorla yerinden edilmenin ve erkek egemenliğinin en ağır sonuçlarını yaşıyor. Bir yandan ABD-İsrail-İran savaşı devam ederken diğer yandan İran'da 23 yaşındaki Marziye Niyeri'nin cinsel saldırıya karşı kendisini savunduğu için idam edilmesi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. 17 yaşında zorla evlendirilen, cinsel saldırıya karşı kendisini savunan bir kadının, saldırganı öldürdüğü gerekçesiyle idam edilmesi; kadınların yaşam hakkının bu coğrafyada nasıl hedef alındığını bir kez daha göstermiştir.   Biz kadınlar sadece kendi yaşadığımız ülkede değil, kendi emperyal hayalleri uğruna Ortadoğu’yu savaş cenderesine koyan güçlere karşı Ortadoğu halkları, kadınlar için barış talebimizi yükseltiyoruz. İran'da idam edilen bir kadınla, Şengal'de soykırıma uğrayan Ezidi kadınla, savaşta çocuğunu kaybeden bir anneyle, Türkiye'de yıllardır adalet arayan kadınların mücadelesi arasında bir bağ vardır. Bu bağ, yaşam hakkı ve özgürlük mücadelesidir. Tam da bu noktada bu ülkede gerçekleşecek barış aynı zamanda Ortadoğu’da da barışın önünü açacaktır.    ‘Sayın Öcalan’ın barış perspektifi’   Nitekim Sayın Öcalan’ın barış perspektifi bu topraklarda barışın nasıl inşa edileceğine dair bir perspektiftir. Ortadoğu’nun her bir parçasında bu perspektifin rolünü oynaması bizlerin elindedir. Enternasyonal kadın mücadelesini büyüterek bunu yapabiliriz. Barışı toplumsallaştırarak bunu yapabiliriz. Sevgili kadınlar, konuşmamı sonlandırmadan önce; kadınların sözü olmadan gerçek bir barış olmaz. Kadınların özne olmadığı bir süreç toplumsallaşamaz. Bu nedenle şimdi daha fazla örgütleneceğiz, barışın sözünü daha fazla kuracağız, yan yana geleceğiz. Savaşın yükünü taşıyan kadınlar olarak barışın da yükünü omuzlamaktan geri durmayacağız. Ve bu yolu kadınların sözüyle, kadınların örgütlülüğüyle, kadınların iradesiyle büyüteceğiz. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Yaşasın kadın dayanışması! Jin Jiyan Azadi!