Kadınlar neden ekoloji mücadelesinde en önde? 2026-06-08 09:04:04   Elfazi Toral    İSTANBUL - Bergama'dan Akbelen'e uzanan ekoloji direnişlerinde kadınların öncü rolüne dikkat çeken uzmanlar, nükleer endüstrinin ve kapitalist sistemin eril tahakkümden beslendiğini belirterek, değişimin anahtarının kadınların öncülük edeceği kesişimsel mücadele olduğunu vurguladı.   Türkiye'de çevre direnişlerinin ön safında yer alan kadınların mücadelesi ile nükleer karşıtı hareketlerin kesişiminde yeni bir politik hat inşa ediliyor. Kapitalizmin ve militarizmin doğa üzerindeki sömürü çarkı ile kadın emeği üzerindeki baskısı aynı kaynaktan beslenirken, uzmanlar toplumsal cinsiyet perspektifi olmaksızın yürütülen bir ekoloji mücadelesinin yegane gücünün kadınlar olduğunu vurguluyor.   Ekolojik Yıkımla Mücadele  Haftası kapsamında ÇMO Yönetim Kurulu Üyesi ve feminist araştırmacı Kübra Ayçiçek ile Sosyolog Pınar Demircan ile konuştuk.    ‘Kadınların toprakla ilişkisi daha güçlü’   Kamuoyunun hafızasında yer edinen Bergama direnişinden Karadeniz’deki hidroelektrik santral (HES) karşıtı eylemlere, Cerattepe’deki altın madeni karşıtı mücadeleden bugün Akbelen’de süren orman savunmasına kadar kadınların hep en ön safta yer aldığını vurgulayan Kübra Ayçiçek, şöyle konuştu: “Bir toprak mücadelesi, doğa ve yaşam alanı savunusu ya da bir yaşam tarzı mücadelesi söz konusu olduğunda, kadınların mücadelenin ön safında yer alması bizim açımızdan hiç şaşırtıcı değildir. Çünkü bu kapitalist sistemin, neoliberal politikaların ve sömürü düzeninin doğa üzerinde nasıl işlediğini görüyorsak, kadınlar üzerinde de aynı şekilde işlediğini biliyoruz. Dolayısıyla kadınların bu bilgiyle, bu sezgiyle ve bu tanınırlıkla bu örülü düzene karşı ön saflarda yer alması aslında kaçınılmaz oluyor.  Zaman zaman bu ekoloji mücadelesi biraz romantize edilebiliyor; kadınların toprakla olan ilişkisinin, tarım ya da hayvancılık sektöründeki bağının daha güçlü olduğu söylenebiliyor. Ama bize kalırsa bu durum bundan biraz daha fazlasıdır. Çünkü hem bu emperyalist sömürü düzeninin hem de dünyanın bugün geldiği bu savaş düzeninin karşısında ortak bir tohum var sanki. Kadınlar o tohumu çok iyi tanıdığı için en önde yer alarak mücadelelerini sürdürüyorlar. Çünkü o alanları savunmak, bir anlamda kendini de savunmak anlamına geliyor ve biz bu doğrultuda ikisi arasında birbirinden ayrılmaz bir bağ olduğunu düşünüyoruz.”   Kesişimsel   Türkiye'de kadın mücadelesinin artık çok gelişkin olduğunu paylaşan Kübra Ayçiçek, “ Hatta dünyanın belki de ilerisinde tartışmalar yürütülüyor ve kadınlar artık bu kesişimsel alanları bilgisel anlamda da çok iyi üretmeye başladı. Dolayısıyla hiçbir kadın, kadın mücadelesini sadece biyolojik bir cinsiyet meselesinden ibaret görmüyor. Dünyada savaşlar olurken kadın mücadelesinin neden aynı zamanda bir savaş karşıtlığı ürettiğini ve ‘Hangi sistem bizi sömürüyor?’ sorusunu kadınlar artık çok net bir şekilde soruyorlar. Biz bunların birbirinden ayrılmaz bağlarla bağlı olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla ekoloji mücadelesinin, kadın mücadelesinin vazgeçilmez bir parçası olduğuna ve kesişimsel olarak ilerlemesi gerektiğine inanıyoruz. Ancak totalde, cinsiyetten bağımsız olarak ekoloji mücadelesi yürütenlere de bir şey söyleyeceksek; toplumsal cinsiyet perspektifi olmaksızın sürdürülen bir mücadelenin her zaman görünmez yerleri kalacağının altını çizmek gerekir” dedi.   ‘Nükleer santraller, savaşın katalizörüdür’   Sosyolog Pınar Demircan, “Nükleer enerjinin tarihsel bağlamında teknolojinin nükleer testlere dayandığını görmek gerekiyor. İlk olarak Meksika'da Novao yerlilerinin topraklarının radyasyona bulanması, ardından Hiroşima'da nükleer felakete yol açan atom bombasının atılması ve sonrasında Nagasaki'ye bir plütonyum bombasının bırakılması, aslında bu nükleer testlerin başlangıcıydı. Bu, temelde bir savaş teknolojisidir. Nükleer santrallerdeki nükleer yakıt çevrimi içerisinde her daim silah üretimi mümkündür. Bunu yakıt üretimi safhasında da yapabilirler, yeniden işleme safhasında da gerçekleştirebilirler. Dolayısıyla nükleer santraller, o savaş teknolojisinin geliştirilmiş hali olarak karşımıza çıkmaktadır ve yakıt çevrimi içinde nükleer silahlanmaya her daim bir alan açmaktadır. Zaten nükleer santraller, aslında savaşın katalizörüdür. Çünkü nükleer atıklardan elde edilen plütonyumun yeniden işlenmesi ve ham uranyumla karıştırılması, bu teknolojilerin kullanıldığı ekosistemin radyoaktiviteye bulanması demektir” şeklinde konuştu.   Nükleer  felaketler   Nükleer enerjinin tarihsel bağlamına bakıldığında, bu teknolojinin nükleer testlere dayandığını görmenin elzem olduğunu ifade eden Pınar Demircan, sürecin ilk olarak Meksika'da Novao yerlilerinin topraklarının radyasyona bulanmasıyla başladığına dikkat çekti. Hiroşima'ya atılan atom bombası ve Nagasaki'ye bırakılan plütonyum bombasının bu testlerin başlangıcı olduğunu belirten Pınar Demircan, “Tabii ki geniş bir dünya nüfusundan bahsediyoruz ve bu nüfus içerisinde elbette kadınlar da var. Her ne kadar görünmez kılınsalar da kadınlar vardır ve biyolojik olarak erkeklerden farklılıklar taşırlar. Örneğin, Çernobil nükleer felaketine kadar kadınların ayrıca dikkate alınmadığını söyleyebiliriz; aynı zamanda çocuklar da dikkate alınmamıştır. Yani nükleer santrallerin ve nükleer silahların kullanılması, en fazla kız çocuklarının mağdur olabileceği bir radyasyon maruziyeti anlamına gelmektedir. Bu nedenle, bir yerde nükleer santral kuruluyorsa bunu büyük nükleer yakıt çevrimi içerisinde düşünüp silahlanmaya hizmet ettiğini görmemiz elzemdir. Bu bağlamda, nükleer yayılım karşısında radyasyon sınır dozları belki 1 milisivert olarak sınırlanıyor; ancak uzun yıllar boyunca, az önce söylediğim gibi, Çernobil nükleer felaketine kadar bunun bilincinde olunmadı. Yıllar sonra başka yeni farkındalıklar da geliştirilecek olabilir. Neticede nükleer yakıt çevrimi içerisinde birçok teknoloji ve yeni silah geliştiriliyor, bu silahların tüketilmesi için de savaşlar icat ediliyor. Savaşlarda ise sadece insanlık değil, tüm canlılar tehlike altında kalıyor ve neticede dünyanın yıkıcı güçler tarafından ipotek altına alındığını görüyoruz” dedi.    Kadınlar ve doğa   Savaş teknolojilerinin günümüzde birer "paylaşım savaşı" unsuru haline geldiğini söyleyen Pınar Demircan, nükleer santrallerin arka planda, dünya kamuoyunun dikkatini çekmeden, silah ham maddesi sağladığını, bu yüzden de savaşın katalizörü olduğunu belirtti. Pınar Demircan, “Günümüzden bakarsak, savaş teknolojilerinin bir paylaşım savaşına konu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu silahlar dünyanın paylaşılmasında araç olarak kullanılıyor ve savaşlarda deneniyor. Bu silahların geliştirilmesi için dünya kamuoyunun dikkati çok çekilmeden çeşitli maddelerin elde edilmesi gerekiyor; işte bu nedenle nükleer santrallerin silahlanmanın ve savaşın katalizörü olduğunu söylüyoruz. Ancak hedeflenen şey, aynı zamanda kapitalizme de hizmet ediyor. Kapitalizmin doğası ile nükleer enerjinin yapısı birbirine çok benzer. İkisi de zenginleştirme ve birikim modelini kullanır. Örneğin, nükleer alanda uranyum zenginleştirilerek yakıt yapılır; kapitalizmin birikim modeli de sürekli sermayedarların zenginleşmesini hedefler. Neticede, buradan bakıldığında bile ikisinin birbirini beslediğini söyleyebiliriz” sözlerini kullandı.    Görünmeyen sınıf    Kadınların genel olarak toplum içerisinde tarihselliğiyle birlikte görünmeyen sınıf olarak nitelendirildiğini kaydeden Pınar Demircan, “Çünkü kapitalizmin piramidine baktığımız zaman ücretli işçiler, ücretsiz işçiler, kadınlar ve köleler yer alır. Kadınlar bakım emeği vermektedir; kadınların sırtına, bir şekilde, bu bakım emeği ve kendisinin dışındaki varlıkları kollama misyonu yüklenmiş durumdadır. Dolayısıyla yıkıcı teknolojilerin devreye sokulmuş olduğu bu süreç içerisinde, bakım emeğini ve diğer farkındalıklarını devreye sokan kadın, aslında bu yıkıcı teknolojilerden çok ayrı bir yerde durmaktadır. Bu yüzden kadınların, tekerleğe çomak sokabilecek yegâne sınıf olduğunu söyleyebiliriz” şeklinde konuştu.     ‘Bu düzeni değiştirecek katalizör kadınlardır’   Pınar Demircan son olarak şunları dile getirdi: “Dünya genelinde etnik problemler yaşayan insanları, kendi dilini konuşamayan toplumları ve kültürleri biliyoruz. Ayrıca LGBTQ+ gibi kendi cinsel yönelimlerini ifade edemeyen ya da ifade etse bile belli müdahalelerle karşılaşan kesimler var. Son dönemde oldukça gündemde olan hayvan haklarını korumak ve kollamak da bize düşüyor. Bu açıdan kadının, aslında tüm bu dinamikleri harekete geçirecek bir katalizör olduğunu söyleyebiliriz. Yani nükleer silahların katalizörü nükleer enerji santralleriyse, bu gidişatı değiştirecek katalizör de kadınlardır. Kadınlar bu farkındalıklarını devreye sokabilirler ve eğer hepimizde var olan o eril taraflarını yontabilirlerse, gerçekten bu düzeni değiştirebilirler. İklim krizi olsun, savaşlar olsun, dünyanın yıkıcı güçlere teslim olduğu bir gerçek; ama durumun böyle kalması gerekmiyor, bu kontrolün değiştirilmesi mümkündür. Bu nedenle biz kadınlara belki çok fazla misyon yüklüyoruz; ancak yine de bu durumu fırsata çevirebilecek, tam ortada duran yegâne grubun kadınlardır.”