Kadının barışçıl kimliği 2026-06-05 09:05:08   “Kadın doğasındaki adalet, özgürlük ve eşitlik çok yaygın yaşanan olgusal gelişmelerdir. Daha doğrusu, kadın toplumsallığının özü adalete, özgürlüğe ve eşitliğe dayalıdır. Yine son derece barışçıldır. Anlamlı yaşamın ancak bu temel kavramlarla gelişebileceğinin tamamen farkındadır.”   Dicle Müftüoğlu   Kürdistan’da kadının barış mücadelesinin de öncülüğünü yapmasının tarihsel bir geçmişi vardır. Doğal toplumda toplumsal bütünleşmeyi sağlayan kadın, erkeğin aksine şiddetten uzak durur. Erkeğin avcılıkla başlayan şiddet eğilimi, kadınla birlikte toplumu köleleşmeye götüren kastik katilin yaratımına kadar uzayan ve günümüzde katmanlaşarak büyüyen bir sorunlar yumağını oluşturur. Abdullah Öcalan, “Bir Halkı Savunmak” adlı eserinde şöyle anlatır;   “Kadın doğasındaki adalet, özgürlük ve eşitlik çok yaygın yaşanan olgusal gelişmelerdir. Daha doğrusu, kadın toplumsallığının özü adalete, özgürlüğe ve eşitliğe dayalıdır. Yine son derece barışçıldır. Anlamlı yaşamın ancak bu temel kavramlarla gelişebileceğinin tamamen farkındadır. Güzellik kavramında da duyarlı ve üstündür. Seçimlerinde savaşla baskıyı, eşitsizliği dayatması yine doğasına, toplumsallaştırma tarzına terstir. Bütün bu hususların anlaşılabilmesi kadının özgür hareket imkanlarına bağlıdır. Ne kadar özgür hareket ederse, o denli güzel, adil, eşit tercihler geliştirebilecektir. Dolayısıyla toplumda güzellik, adalet, eşit kavramlarının yaşamsallaştırılması sıkı sıkıya kadının özgürleştirilmesinden geçmektedir.”  Kürt halkının toplumsal değerleri arasında hala kadının barışçıl kimliği yaşıyor. Köylerde, aşiretlerde, aileler arasında çıkan kavgaların büyük bir bölümü kadınlar öncülüğünde durdurulur. Hala yaşayan bu geleneğe göre kavganın yaşandığı alanda kadının tülbentini çıkartıp yere atmasıyla silahlar susar, kavga barışla sonuçlanır.    50 yılı aşan bir mücadele içinde annelerin duruşu da kadının barışçıl kimliğini ortaya koyan noktalardan biridir. Bu süreçte toprağa düşen, katledilen on binlerce canın her biri, bir anne ve babanın, yani bir kadın ve erkeğin birlikteliği sonucu dünyaya gelir. Elbette yaşamını yitiren her bir varlık için erkeğin, babanın acı duymadığını söylemek vicdansızlık olacaktır. Ancak bu acının duygusal zekayla birleşip bir mücadeleye akıtılması, kadın öncülüğünde gelişmiştir.    Savaşın en yıkıcı bir şekilde yaşandığı yıllardan olan 1996’da Kürt sorununun çözümü için barışçıl bir mücadeleye girişen anneler örgütlendi. Barış Anneleri İnisiyatifi ile örgütlü, sistematik ve görünür olan anneler, sürecin gelişmesine de önemli bir katkı sağladı. Salt annelik güdüsüyle evladının yaşamasını istemekten öte, barışçıl bir ortamın sağlanması için iktidara karşı mücadele ederken toplumsal dönüşümde de önemli adımlar attı. Bu nedenle de törene tanıklar arasında yerlerini aldı; Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na giderek savaşın yarattığı tahribatı anlattı. Komisyonda yaptıkları konuşmada “Artık evlatlarımızı değil silahları gömmek istiyoruz” diyerek barışın gerekliliğini vurguladı.     Törene tanıklık    Tarihin akışına yön değiştiren bir törene, Casenê’de bulunan yüzlerce kişinin tanıklık etmesi elbette önemliydi. Ama biz gazeteciler için çok daha başka bir anlamı vardı. Alana kamera ve fotoğraf makinelerimiz alınmayacağı için, Amed’ten yola çıktığımız andan geri dönünceye kadar gözlerimle ve elbette bu toprakların bir parçası olarak yüreğimle kayıt almaya başlamıştım. Her anı, bir taraftan defterime bir taraftan da hafızama kaydetmeye çalışıyordum. Amed’ten hareket eden otobüsler, kişilerin “çalışma alanlarına” göre belirlenmişti. Biz gazeteciler, aramızda birkaç siyasetçinin de dahiliyle yolculuk yapacaktık. Yol boyunca tüm gazeteciler hem törenin biçimine dair fikir yürütürken bir taraftan da daha birkaç gün öncesinde Abdullah Öcalan’ın 27 yıl sonra yayınlanan ilk videolu çağrısında yer alan “Demokratik entegrasyonu” tartışıyordu. Mola yerlerinde diğer otobüslerde yolculuk yapanlarla bir araya gelip sohbet edebiliyorduk; herkes çok heyecanlıydı ve Türkiye bakımından sürecin başından bu yana gerçekleşen en geniş buluşma olduğuna işaret ediliyordu.    Çok uzun bir yol gitmiş ve Hêwler’e varmıştık; ancak tüm yorgunluğa rağmen gece boyunca kimse heyecandan uyumamıştı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte alana varmak için bir kez daha yollara düştük. Üç saati bulan yolculuktan sonra alandaydık. Herkes çok heyecanlıydı, hayatımda ilk kez dizlerimin titrediğini ayakta duramadığımı fark ettim. Sorduğum tüm kişilerde de benzer duygular vardı. Sık sık gözlerimi birazdan bir ırmak gibi akacak grubun geleceği merdivenlere çevirsem de elimden geldiğince alandaki tüm herkesin yüzünü incelemeye çalıştım. Alandaki siyasetçilerden protokole önem verenler kendilerini çok hızlı hissettiriyordu. Güneyli siyasetçiler ise cinsiyet fark etmeksizin fazlasıyla “kravatlı”, koruma çemberi içindeydi. Barış annelerinin duruşu ise tüm duyguların harmanlanmış halleriydi. Bir taraftan heyecanlarını, sevinçlerini, bir de yüreklerine sinen hüznü birlikte yaşıyorlardı. Alandaki gördükleri herkesle kucaklaşıyorlardı. İçlerinden biriyle sohbet ettiğimde, “Burada asker ve polis anneleri de olmalıydı. Onların da bu mücadeleye katılmasını çok isterdim. Madem barış olacak onlar da burada yerini almalıydı” dedi. Kızıl mekaplar merdivenlerin ucundan göründüğü andan itibaren “yasaklanmasına” rağmen sloganlar kayalarda, dağlarda yankılandı. Herkesin gözleri yaşlıydı; bir taraftan gruba dokunma istemiyle ayaklandık, kimimiz gittikçe bariyerlere doğru ilerledik. Herkes eskiye veda ile yeniyi yaratmanın verdiği iç devinimle gözyaşlarını akıtıyordu. Anneler, Barış ve Demokratik Toplum Grubu üyelerine sarılmayı düşlemişti; toprağa verdikleri çocukları yerine. Onlara sarılarak acılarını hafifletme umuduyla. Törenden sonra büyük oranda alanda büyük bir sessizlik kaldı. Gazeteciler çok fazla konuşup detayları tartışsa da diğerleri büyük oranda kafasında detayları buluşturdu ta ki Hewlêr’e gelinceye kadar.    Yazının girişinde de belirttiğim gibi, gazeteciliği -özellikle de varlık ve özgürlük mücadelesi yürüten bir halkın üyesi olarak- bir tanıklık olarak tanımlıyorum. Bu tanıklığa dair her bir üretimi de bugünden tarihin yazımı olarak görüyorum. İktidar tarafından götürülen bir grup protokol gazetecisi ve kalemşörü dışında, sayısı 30’u ancak bulan bir grup gazeteci olarak Amed’te bir araya gelerek 24 saati aşan yolculukla törene katılacak siyasetçi, aydın, insan hakları temsilcisi ve barış annelerine eşlik ettik. Her birimiz ya yaşamımız ya da mesleki olarak içinde bulunduğumuz ortamla bir savaş ve direnişe tanıklık etmiştik. Gazetecilerden bir bölümü, 2013-2015’teki geri çekilme sürecine ya da 1993’ten bu yana devam eden barış girişimlerine tanıklık etmiş, haberini yazmıştı. Her biri kendi durduğu yerden okumalarını yaparak dünyaya yaşananları aktarmış, kendi perspektifiyle tarihe not düşmüştü. Şimdi de dünyada örneği görülmemiş bir töreni izlemek üzere yola düşmüştü.    Herkes gibi benim için de bu süreç olabildiğince heyecan vericiydi. Yolculuğun ilk başladığı andan törenin sonuna kadar kalp atış hızımın değiştiği, dizlerimdeki titremeyi durduramadım bir fiziki değişim yaşadım. Kürt Özgürlük Hareketi’nin “ilk kurşun” olarak tanımladığı 15 Ağustos 1984’ten dört ay sonra dünyaya gelmiş bir Kürt olarak savaşın içine doğmuştum. Bazid’te Ağrı Dağı İsyanı’nın bastırılmasıyla “Kürdistan hayali burada meftundur” söyleminin tarihe not düşülmek istendiği ancak özgürlük mücadelesiyle direnişin ilk kitleselleştiği bir kentte büyümüştüm. 1990 yılında ilk büyük halk ayaklanmasını gerçekleştiren ilçede doğmak, büyümek bana tanıklık görevini sunmuyor aynı zamanda bir görev olarak omuzlarıma yüklüyordu.  Gurbetelli Ersöz’den Cengiz Altun’a, Ayfer Serçe’den Deniz Fırat’a, Musa Anter’den Cihan Bilgin’e ve yollarına yoldaşlık ettiğim, mücadelelerinin öğrencisi olduğum Nagihan Akarsel ve Nazım Daştan bu varlık mücadelesinin birer tanığı ve tarih yazıcısı oldular. Onların yarattığı bilinç ve gelenekle adım adım inşa olan, yaşayan bir varlığa dönüşen Özgür Basın olarak bizlere de bu dönüşüm sürecinin tarih yazıcılığını yapıyoruz. Bu nedenle yeniden inşanın ilk görkemli adımı olan silah imha törenini takip etmek, bu dönüşümü belgelemenin yanı sıra tarihe not düşmenin bir adı oldu. PKK mücadelesinin tarihinde ilk kez gerillaların künyeleri yaşarken paylaşıldı ve yaşama, barışa evrilen böylesi bir dönemi yazma sorumluluğu bize bahşedildi.   Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Kadın ve Barış” dosya konulu 37. sayısından kısaltılarak alınmıştır.