Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nden Gülistan Doku davasına ilişkin açıklama 2026-06-02 18:14:08   HABER MERKEZİ - Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, Gülistan Doku davası, şüpheli ölümler ve kapatılan kadın katliamları dosyaları hakkında yayımladığı yazılı açıklamada, "Gülistan Doku davasının iktidar odaklarının kendi iç çatışmalarında araçsallaştırılmasına izin vermeyeceğiz. Gerçek bir yüzleşme birkaç mahkeme dosyasına sığdırılamaz. Bölgede bir savaş politikası olarak yürütülen kadınlara ve kız çocuklarına yönelik suçların araştırılması, faillerin ve onları koruyanların yargılanması talebimizi bir kez daha yineliyoruz" dedi.   Gülistan Doku’nun 4 Ocak 2020’de kaybolmasının üzerinden altı yılı aşkın süre geçerken, dosyada yeni gelişmeler yaşandı ancak kamuoyundaki soru işaretleri giderilemedi. Kadın örgütleri, yıllardır süren mücadelenin ardından başlatılan soruşturma kapsamında yapılan tutuklamalara rağmen delillerin karartıldığı, faillerin korunduğu ve sürecin politik müdahalelere açık olduğu yönündeki endişelerini sürdürüyor. “Gülistan Doku’ya ne oldu?” sorusu ise yanıtı bekliyor. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, Gülistan Doku davası, şüpheli ölümler ve kapatılan kadın katliamları dosyaları hakkında yazılı açıklama yayımladı.   Açıklama metni şöyle:   "Hâlâ soruyoruz: Gülistan Doku’ya ne oldu? Gerçek ve kalıcı bir barış için kadınlara yönelik suçlarla yüzleşilecek mi, failler yargılanacak mı?   1937-1938 yılları arasında süren Tertele ile toplumsal hafızamızda “Dersim’in Kayıp Kızları” olarak yer alan Dersim’de bugün Gülistan’ı arıyoruz. 4 Ocak 2020’den beri kadın örgütleri, Gülistan’ın arkadaşları, kardeşleri, annesi bir gün olsun sormaktan vazgeçmediler: Gülistan Doku’ya ne oldu? Geçen yıllarda bu soruyu sormak için sokaklara çıkanlara polis saldırdı, şiddet uyguladı, Gülistan için mücadele edenleri gözaltına aldı. Her tarafı baskıcı devletin güvenlik kameraları, kolluk güçleri ile dolu olan Dersim’de bir kadının bedeni o gün bugündür hâlâ bulunamadı. Deliller karartıldı, suçlular korunup kollandı, belirsizleştirildi, intihar ihtimali öne çıkarıldı; o dönem özellikle intihar üzerinde duran Vali Tuncay Sonel 'Gülistan’ı bulacağız' sözü verdi.   Soruşturmada yeni gelişmeler ve tartışmalar   2024 yılında davaya Ebru Cansu başsavcı olarak atandı ve soruşturmanın en baştan yürütülmesine karar vererek delilleri toplamaya başladı. Nisan 2026’ya geldiğimizde şaşırtıcı bir gelişme ile aniden 12 kişi tutuklandı. Hakkında kırmızı bülten çıkartılan kişi ABD’de gözaltına alındı, ancak bu kişinin yurt dışına kimlerin yardımıyla kaçtığı ya da kaçırıldığı soruları hâlâ yanıt bekliyor. Ayrıca, Munzur Üniversitesi ve Devlet Hastanesi’nde; kayıtların silindiği, delillerin karartıldığı ve soruşturmanın seyrini değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunulduğu yönündeki iddialar kamuoyunda ciddi tartışmalara yol açtı. Buna rağmen 17 Nisan’da Munzur Üniversitesi’nde kameralardan sorumlu iki görevli yurt dışına çıkış yasağı içeren adli kontrolle serbest bırakıldı. 27 Nisan’da Tunceli Devlet Hastanesi’nin iki bilgi işlem görevlisi adli kontrol ve yurt dışına çıkış yasağı şartıyla serbest bırakıldı.   Devlet politikaları, yargı ve güvensizlik   Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde 'Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı' kurulduğu ve öncelikle kadınlar ile çocuklara ilişkin faili meçhul dosyaların inceleneceği açıklandı. Hukuksuzluk örneği olarak görülen İBB, ÇHD davalarının mimarı olan ve politik davalardaki pratiğiyle iktidarın yargıdaki en sert aparatlarından birine dönüşen yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek, özellikle mal varlığına ilişkin iddialar nedeniyle eleştirilerin odağındayken ve kendisine yönelik güvensizlik sürerken, Gülistan Doku davası ve beraberinde faili meçhullerin aydınlatılmasına yönelik bir çalışma başlatacağını ilan etti. Birkaç gün sonra, mecliste CHP ve DEM Parti’nin “Gülistan Doku davası etrafındaki iddialar araştırılsın” talebiyle sundukları önerge AKP-MHP oylarıyla reddedildi. Tüm bu cinayetler için sokağa çıkan kadınlar ise yasaklarla, polis şiddetiyle ve gözaltılarla susturulmaya çalışıldı.   Kadın mücadelesinin belirleyici rolü   Oysa biliyoruz ki bugün bu davada bir adım atılabildiyse, bunca yıldır bıkmadan mücadele eden kadınların, Gülistan’ın yakınlarının, gazetecilerin ısrarıdır. Bizlerin 6 yıldan fazladır peşinde olduğu bu “şüpheli kaybedilme” davası ve benzeri onlarca dosya, kadınların yaşamının birilerinin siyasi hesaplaşmalarına ya da politik kariyer planlarına malzeme edilemeyeceğini bir kez daha gösteriyor.   Tutuklamaların hemen ardından iktidardan 'Gülistan kızımız' söylemiyle başlayan açıklamalar gelmeye başladı. Bizler kadın cinayetlerinde “kızımız” ifadesinin devletin ve erkek egemen düzenin sorumluluğunu görünmez kılmak için nasıl kullanıldığını iyi biliyoruz. Gülistan Doku davasındaki tabloya baktığımızda, valinin oğlunun bir kadın cinayetinin faili olduğu; vali ve eski bir polisin delilleri kararttığı; koruma polisinin bedeni kaybettirilmesinde rol aldığı, başhekimin ise hastane kayıtlarını sildiğine dair kuvvetli iddialar ortaya konuyor. Yani bir kentin kamu görevlileri, bürokratları organize bir suç ağı gibi hareket ederek bir kadın cinayeti dosyasının etrafında konumlanıyor.   Siyasi sorumluluk ve yargıya güvensizlik   Bu kamu görevlileri şu anda “Kızımız için adalet yerini bulsun, faili meçhulleri aydınlatacağız” açıklamaları yapan devlet tarafından atanmış, yetkilendirilmiş, korunmuş kişilerse, o halde bu suçun siyasi sorumluluğu da doğrudan devletin kendisine ait değil midir? Kaldı ki soruşturma dosyasında müfettiş heyetinin başına da yine İBB soruşturmalarındaki rolüyle bilinen, AKP’den milletvekili adayı olmuş, Soylu’ya yakınlığıyla tanınan Arif Yıldırım’ın atanması da yürütülen sürece dair kuşkuları derinleştiriyor.   Bugün, Gülistan Doku davasının etrafında politik hesaplaşmalar ve tartışmalar sürerken devletin unutturma, belirsizleştirme ve hakikati karartma siyasetine rağmen birçok fail ve sorumlu açığa çıkarılmış olsa da hâlâ Gülistan’ın nerede olduğunu bilmiyoruz.   Peki tüm bu çelişkilerin içinde gerçek adaletin sağlanacağına nasıl güvenebiliriz? 1990’lardaki politik faili meçhul cinayet dosyalarını zamanaşımına uğratarak kapatan da aynı iktidar değil miydi?   Cezasızlık zinciri ve sistematik şiddet   Bizler biliyoruz ki Gülistan Doku cinayeti münferit bir olay değil. 1990’lardan bugüne Batman’daki “kadın intiharlarından” bugünkü “şüpheli ölümlere” kadar uzanan cezasızlık zırhının, kadınlara yönelik sistematik bir savaş politikasının, organize suç ağlarının bir parçası olduğunu biliyoruz. Geçen hafta AKP İstanbul milletvekili Salim Ensarioğlu’nun Munzur Üniversitesi dahil “bölgedeki üniversitelerde” öğrencilere yönelik taciz, şantaj ve tehdit üzerinden organize bir istismar ve suç ağının kurulduğunu, buna kolluk güçlerinin de dahil olduğunu açıkça dile getirmesi bu politikaların bugün de çeşitli biçimlerde sürdüğünü gösteriyor.   Dersim’de 18 Mart 2011’de iki kadın öldürüldü; Tuba Korkmaz “intihar” diye kayıtlara geçerken birinci dereceden şüpheli polis memuru gözaltına alınıp bırakıldı. Dilber Erkmen’in dosyası gizlilik kararı altına alındı ve hala sonuçlanmış değil. Gülistan Doku’nun bedeni aranırken; 11 Mart 2020’de kaybolan Munzur Üniversitesi öğrencisi Esma Kılıçarslan’ın bedeni 7 Nisan 2020’de bulundu. Önce “intihar” ettiği söylenen Esma’nın dosyası da soru işaretleriyle dolu. Gülistan’ın en yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz, kaybolduğu 9 Şubat 2024.   tarihinden 3 gün sonra ölü bulundu ve “intihar” ettiği iddia edildi. Esma’nın ve Rojwelat’ın HTS kayıtları bulunamıyor. Rojin Kabaiş’in bedeninde iki farklı erkeğe ait DNA bulunmasına rağmen ölümü hala “intihar” olarak değerlendirilmeye devam edildi. Rojwelat ve Rojin için Meclis’e verilen araştırma önergelerinin her biri AKP ve MHP oylarıyla reddedildi.   İpek Er ve cezasızlık pratiği   Batman’ın Beşiri ilçesinde yaşayan İpek Er, Uzman Çavuş Musa Orhan’ın tecavüzüne uğradı. 7 Temmuz 2020’de bunu Başsavcılığa bildirerek şikâyetçi oldu. Ardından 16 Temmuz’da bir mektup bırakarak intihar girişiminde bulundu; otuz dört gün hastanede yaşam mücadelesi verdi ancak kurtarılamayarak hayatını kaybetti.   Bugün ise Uzman Çavuş Musa Orhan, nitelikli cinsel saldırı suçundan açılan davada hâlâ tutuksuz yargılanırken, İpek Er dosyasına destek verenler hakkında dava açıldı.   Ayşe Tokyaz cinayetinin faili eski polis Cemil Koç, daha önce karıştığı bir kadın cinayeti dosyasında adli kontrolle serbest bırakılıyor; öldürdüğü başka bir kadının bedenini erkek arkadaşlarıyla birlikte bavulla gömüyor. Ayşe’nin kardeşi Esra’nın ulaştığı polisler ise “Cemil öyle bir şey yapmaz” diyerek fail erkekle dayanışıyor. Kadın katili bir polis, devletin sağladığı bu koruma ve cezasızlık zırhı etrafında polislerin dahil olduğu erkeklerden oluşan bir suç ağı kuruyor ve suçtan sıyrılabileceğine inanıyor.   Göçmen kadınlar ve görünmeyen şiddet   Göçmen bir öğrenci olan Dina’nın Karabük’teki davasında ise günlüklerinde maruz bırakıldığı sistematik erkek şiddetini ve cinsel tacizi anlatmasına, ortaya çıkan delillere rağmen mahkeme heyeti, cinayetin arkasındaki güç ilişkilerini görmezden geldi. Karabük’te göçmen kadın öğrenciler üzerindeki erkek egemen baskının herkes tarafından bilinmesine rağmen, bu suç ortaklığı örtbas edildi ve dosyada bugün tek bir tutuklu bile bırakılmadı.   Narin Güran günlerce arandıktan sonra jandarmaya çok yakın bir bölgede bulundu; hâlâ başına ne geldiği tam olarak açığa çıkarılmış değil.   Rabia Naz Vatan için 'Rabia Naz’a ne oldu?' diye soran babaya defalarca dava açıldı, dosyada ise hâlâ tutuklu kimse yok.   AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde ölü bulunan göçmen kadın Nadira Kadirova dosyasında ise kimse tutuklanmadı.   Elazığ’da 2019 yılında evinde ölü bulunan Fırat Üniversitesi öğrencisi Yeldana Kaharman’ın şüpheli ölümünde adı geçen, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın oğlu ve eski AKP Milletvekili Tolga Ağar hakkında etkin bir soruşturma yürütülmeden dosya 'intihar' denilerek kapatıldı.   Sistematik şiddet rejimi ve politikalar   Zorunlu göç, yoksulluk, güvencesizlik, kayyım politikaları ve kadın emeğini görünmezleştiren savaş ekonomisi, iktidarın “kutsal aile” politikalarıyla birleşerek kadınları çok katmanlı bir şiddet rejimi içine hapsediyor. Her biri farklı şehirlerde, farklı biçimlerde yaşansa da bu dosyaların ortak noktası, kadınların sistematik olarak yalnızlaştırılması ve faillerin devlet eliyle korunması. Tam da bu yüzden yaşananları birbirinden kopuk vakalar olarak değil, savaş politikalarıyla beslenen ve cezasızlıkla sürdürülen örgütlü erkek şiddetinin bir parçası olarak görüyoruz.   Talepler yinelendi   Bizler, Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi olarak, Gülistan Doku davasının iktidar odaklarının kendi iç çatışmalarında araçsallaştırılmasına izin vermeyeceğiz. Gerçek bir yüzleşme birkaç mahkeme dosyasına sığdırılamaz. Bölgede bir savaş politikası olarak yürütülen kadınlara ve kız çocuklarına yönelik suçların araştırılması, faillerin ve onları koruyanların yargılanması talebimizi bir kez daha yineliyoruz:   *Kadınların söz ve karar sahibi olduğu bağımsız hakikat komisyonları kurulmalı ve savaş suçları belgelenmelidir.   *Kayıp kadın ve şüpheli ölüm dosyaları yeniden açılmalı, kadınlar sürecin her aşamasında yer almalı ve mahkemelere müdahil olarak katılmalıdırlar.   *Koruculuk sistemi, kayyım rejimi ve militarist güvenlik politikaları son bulmalıdır.   Barış, özgürlük ve eşitlik mücadelemizde, hem yitirdiklerimizin hesabını sormaya ve onları unutturmamaya hem de üzeri örtülmek istenen 'hakikatin' peşinde adaleti aramaya devam edeceğiz. Kürdistan’dan başlayarak zorla kaybedilen, şüpheli şekilde yaşamını yitiren ve faili meçhul bırakılan tüm kadınlar, translar ve kız çocukları için adalet mücadelemizi sürdürüyoruz."