Havuzlaştırılan medya ve Halep!
- 09:06 10 Ocak 2026
- Güncel
Semiha Alankuş
HABER MERKEZİ - Halep üzerinden yürütülen bu savaş, yalnızca bombalarla değil, kalemlerle, kelimelerle de psikolojik olarak sürdürülüyor. Ancak gerçekleri ise direnenler ve direnenlerin sesi olmaya çalışanlar yansıtmaya çalışıyor. Havuzlaştırılan medya direniş bitti dese de Halep’in direniş diyarlarından sesler yükseliyor: Buradayız!’
Biz bu filmi görmüştük diyeceğim ama hiçbir şeyin tekrarı yok. Tekrar gibi görünen durumlar esasında kötülüğün daha derinleştirilmesi, zihniyetin daha da kararması, aklın daha da kirlenmesi.
Son bir haftadır Halep’te yaşananlar Türkiye’deki yandaş, havuz, iktidar adına ne dersek diyelim medyanın durumunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bu kadar da olmaz denilebilir. Ama eğer burası Türkiye ise sadece dibi değil, çukur olma halini görmenin de yaşanacağını düşünmek, ön görmek gerek.
Evet Halep’te yaşananları başta saldırıların zemini hazırlama, ardından saldırılar başlayınca da bunu sadece askeri ve siyasal gelişmeler açısından ele almak yeterli gelmiyor. İşin bir de medya boyutu var. Çünkü savaş esas olarak bu mecrada psikolojik olarak sürdürülüyor ve oldukça dikkat çekici. Hangi televizyon kanalına bakılsa, hangi gazete sayfasına ya da ajansa bakılsa Halep’teki saldırılar, bombalamalar, halkı hedef alan saldırılar sistematik ve tek bir elden çarpıtılıyor. Katliam meşrulaştırılıyor. “Güvenlik” adına güvensizlik-huzursuzluk, “istikrar” adına karmaşa yaratılıyor, zemin oluşturuluyor. Bu yaklaşım, özellikle katliamları görünmez kılarken, şiddeti normalleştiren ve meşrulaştıran bir dil inşa ediyor. Böylelikle toplumda bir algı oluşturuluyor.
Bu nasıl yapıldı peki? “Havuzlaştırılan” medyada Halep, uzun süredir yalnızca “tehdit üreten bir alan” olarak kodlandı. Kentte yaşayan halk, kadınlar ve çocuklar haber metinlerinde ya tamamen yok sayılıyor. Zira mahallesini savunanlar bunlar. Silahlı güç denilenler de özünde halkın kendisi. Bu tercih, bilinçli bir editoryal tutum kuşkusuz. Saldırıların faili çoğu zaman muğlaklaştırılırken, bombardımanların yol açtığı yıkım ve can kayıpları tali bir unsur haline getiriliyor. Böylece militarist anlatı merkezileştiriliyor.
Böyle olunca da bu noktada doğal olarak medya, yalnızca bir aktarım aracı olmaktan çıkıp doğrudan bir savaş enstrümanına dönüşüyor. Kullandıkları dille yani “temizlik”, “etkisiz hale getirme”, “kontrol altına alma” gibi söylemlerle de şiddeti, katliamı teknik ve steril bir operasyon gibi sunuyor. Bu söylem, bu yaklaşım öyle sıradan bir durum değil. Çünkü uluslararası hukuka göre açık savaş suçu kapsamına giren saldırıları sıradanlaştırıyor. Yani yapılan kırım ve katliamlar, havuzlaştırılan bu medyanın dili aracılığıyla politik bir zorunluluk, hatta meşru bir devlet refleksi olarak çerçeveleniyor.
Psikolojik savaşın bir diğer boyutu ise Halep’te yaşananların sürekli olarak belirli aktörler üzerinden okunması. Saha gerçekliği yerine, ideolojik hizalanmalara dayalı bir anlatı kuruluyor. Bu anlatıda, halkın maruz kaldığı şiddet tali; çıkarlar ise asli unsur haline getiriliyor. Havuzlaştırılan medya, bu tercihiyle kamuoyunun empati kurma kapasitesini bilinçli biçimde çarpıtıyor. Halep’te ölen çocuklar, yıkılan evler, yerinden edilen kadınlar, bir bütün halk birer “istatistik” ya da “yan etki” olarak sunuluyor.
Peki bu bu meşrulaştırıcı dilin en tehlikeli sonucu ne? Bu da toplumsal rızanın yeniden üretilmesi oluyor. Sürekli tekrar edilen “güvenlikçi" söylem, kamuoyunu, toplumu şiddete alıştırıyor; savaş karşıtı refleksleri köreltiyor, azaltıyor, yok ediyor. Böylece medya, iktidar politikalarının sorgulanmasını engelleyen bir kalkan işlevi görüyor. Halep’te yaşanan katliamlar, bu kalkan sayesinde görünmez kılınıyor ya da haklılaştırılıyor, meşrulaştırılıyor.
Oysa basının temel sorumluluğu, iktidarın diliyle konuşmak değil; hakikatin izini sürmek. Halep örneğinde basın, bu sorumluluğu yine bir tarafa bıraktı. Özgürlük ve hakikat mücadelesi verilen Kürdistan coğrafyasının her yerine yaklaştıkları gibi. Yine gazetecilik yani halkın doğru haber alma hakkına ulaşabilmesi yerini iktidara hizmet eden bir propaganda diline bıraktı, haber metinleri de psikolojik savaşın bir parçası haline geldi. Bu tablo, yalnızca Suriye halkı açısından değil, Türkiye’de kamuoyunun gerçeklerle kurduğu bağ açısından da ciddi bir tahribat yaratıyor.
Son tahlilde Halep’teki saldırılara ilişkin Türkiye’de havuz haline getirilen medyanın kurduğu dil kırımı, katliamları gizleyen, şiddeti meşrulaştıran ve savaşı normalleştiren bir işlev görüyor. Bu durum, medyanın bilinçli bir siyasal konumlanışını, hizaya girişini gösteriyor. Halep üzerinden yürütülen bu savaş, yalnızca bombalarla değil, kalemlerle, kelimelerle de psikolojik olarak sürdürülüyor. Ancak gerçekleri ise direnenler ve direnenlerin sesi olmaya çalışanlar yansıtmaya çalışıyor. Havuzlaştırılan medya direniş bitti dese de Halep’in direniş diyarlarından sesler yükseliyor: Buradayız!







