Çiğdem Kılıçgün Uçar Halep’i değerlendirdi: 3’üncü Dünya Savaşı provası 2026-01-15 23:13:12   HABER MERKEZİ - Halep’teki Şêxmeqsud ve Eşrefiyê saldırılarını “3’üncü Dünya Savaşı provası” olarak nitelendiren DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, QSD’nin savaşın tek seçenek olmaktan çıkarılması için yürüttüğü çabaların kritik olduğunu vurguladı. Çiğdem Kılıçgün Uçar, ayrıca Kürt kadınlara yönelik şiddet ve demografik müdahalelere dikkat çekti.   Suriye’de Kürtlere dönük saldırıları “3’üncü Dünya Savaşı’nın bir provası” olarak değerlendiren Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, Suriye Demokratik Güçleri’nin (QSD) savaşın tek seçenek olmaktan çıkarılması için gösterdiği çabanın çok kıymetli olduğunu belirtti.   Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, Medya Haber TV’de yayımlanan Amed’in Nabzı programında gazeteciler Müjdat Can ve Semra Turan’ın sorularını yanıtladı. Suriye’de yaşanan saldırıları “3’üncü Dünya Savaşı’nın bir provası” olarak değerlendiren Çiğdem Kılıçgün Uçar, 10 Mart’taki mutabakata ve 1 Nisan’da imzalanan anlaşmaya rağmen HTŞ ve Türkiye’nin desteklediği “çeteler” eliyle çok ağır bir sürecin yaşandığını söyledi. Bu meselenin demografik değişim olarak da okunması gerektiğini belirten Çiğdem Kılıçgün Uçar, Kürtlerin özne olacağı bir meselede bölgesel güçlerin anlaştığı bir zeminin oluştuğuna dikkat çekti. Bu zemin üzerinde bir katliamın yaşandığını ifade eden Çiğdem Kılıçgün Uçar, QSD’nin savaşın tek seçenek olmaktan çıkarılması için gösterdiği çabanın çok kıymetli olduğunu vurguladı.   'Kadın bedeni üzerinden verilen mesaj tesadüf değil'   Çiğdem Kılıçgün Uçar, saldırılarda bir Kürt kadın savaşçının cenazesine yönelik saldırının hem “çeteler” tarafından kadınlara yönelik şiddetin yansıması olduğunu hem de “DAİŞ seviciliğinin” hala iş gördüğünün göstergesi olduğunu söyledi. Bunun aynı zamanda kadın mücadelesinden vazgeçilmediğinin de bir göstergesi olduğunu belirten Çiğdem Kılıçgün Uçar, “Bugün halkların güvenini kazanan özerk yönetimin esas özelliği, kadın özgürlüğünü esas almasıdır. Köle kadına karşı özgür kadının en güçlü savunusunun yapıldığı bir Rojava’dan söz ediyoruz” dedi.   ‘QSD sadece bir askeri güç değil'   Çiğdem Kılıçgün Uçar, “Ortadoğu’da yeni bir dizayn var. Bu dizaynda Amerika’nın öncülüğü ama en başta da İsrail’in icraatlarıyla giden bir süreç. Ortadoğu’da İbrahim anlaşmaları var. Bu anlaşmalar coğrafyadaki yan yana gelmez iki kesimin; İsrail ile Arapların ittifakı biçiminde ifade ediliyor. Suriye farklı kimliklere tanıklık etmiş bir yer. Esad’dan sonra yeni bir hükümet kuruldu. Burada Esad’ın gidip yerine Colani’nin gelmesi meselesi değil. Bu değişimde çok stratejik bir başlık var. Hiç yan yana gelmeyen iki ülke şu an stratejik bir ittifak içerisindeler. Türkiye siyasetinde ve süreç tartışmaları yürütülürken çözüm arayışı dediğimiz zemin, sadece Türkiye’deki barış olarak okunmamalı. Hem Türkiye için hem dört parça Kürdistan’daki Kürtlerin bulunduğu devletlerin demokratikleşmesi ve bölge halklarının talepleri üzerinden yeniden inşa edilmesi. Bu kadar büyük perspektif geldi; bir savaş provasına dönüştürülmüş oldu. Yeniden dizayn edilen Ortadoğu’da eskinin bittiğini biliyoruz ama yeninin nasıl inşa edileceği konusunda bir birliğe ihtiyaç var. SDG bunu ifade ediyor. Eşit yaşamdan bahsediyoruz, Demokratik Suriye Güçleri’nin sadece bir askeri yapı olarak tanımlamak eksik kalacaktır. İktidarın baskısına maruz kalan halklar ve inançlar var. SDG yok sayılan bu halklarla çok güçlü bir ittifak kurdu. Dolayısıyla hedef olmasının temel başlıklarından biri de açığa çıkan bu birliğin ve iradenin dağıtılması isteği” şeklinde konuştu.     '27 Şubat çağrısı görmezden gelindi'   Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının, aynı zamanda devlete yapılan bir çağrı olduğuna dikkat çeken Çiğdem Kılıçgün Uçar, “27 Şubat çağrısı Türkiye’deki Kürt sorunun çözümünde nasıl bir ağırlığa sahipse, 10 Mart mutabakatı da benzer ağırlığa sahip bir yerde duruyor. Türkiye 10 Mart mutabakatını konuştuğu kadar 27 Şubat çağrısını konuşmadı. Hukuki, siyasi anlamda adım atıldığını görmedik. Bu bir tercih. Ortadoğu’da ve Türkiye’de yönetilemeyen bir kriz var. 1 Ekim itibariyle başlayan, bir yılı aşkın süredir başlayan süreçte Türkiye’nin bunun farkında olan bir yerde olduğunu söyleyeyim” dedi.   Savaş alanına çevrilen Ortadoğu’da herkesin güç sahibi olmak istediğine dikkat çeken Çiğdem Kılıçgün Uçar, Kürtlerin demokratik özerk bir metinle özne olduğu bir Suriye’de demokratik entegrasyonla bir ülke geleceğinin inşasının Türkiye’nin kodlarında tehlike olarak görüldüğüne dikkat çekti. Dünya siyasetinde en çok ortaklaşılan başlıklarından birinin Kürtlerin inkarı olduğunu sözlerine ekleyen Çiğdem Kılıçgün Uçar, televizyon kanallarında QSD’nin anlatılma biçiminin devletin yaklaşımıyla paralel gittiğini belirtti. Çiğdem Kılıçgün Uçar, “O zaman şunu soralım; Savaşın en yoğun yaşandığı dönemlerde kadınlara tecavüz eden, katleden, köle pazarlarında satanlar mı terörist, o coğrafyada Aleviler, Dürziler katledilmesin diye bütün tehlikeleri göze alıp bu anlaşma için giden Mazlum Abdi mi?” diye konuştu.     ‘İş geldi iktidara ve devlete güvensizlikte tıkandı’   Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın birçok başlık için çözüm reçetesi olduğunu vurgulayan Çiğdem Kılıçgün Uçar, konuşmasına şöyle devam etti: “Barışı savunan devlet tarafının bunları görerek hareket edeceğine dair hem umudumuz hem de bunun sağlanması için mücadelemiz var. Rojava’da önce çatışmalar sonra katliama dönüşen süreçte halklar ayakta. İnsanlarda bir öfke var ama Rojava’da o sisteme dair de güçlü bir güven var. Dolayısıyla bu meseleyi tartışırken toplumun takıldığı başlıklardan biri şuydu: Bu süreç barışla sonuçlansa da bizim bu barışı savunacak, kalıcı hale getirecek toplumsallığa ihtiyacımız var; oldu ki tıkandı, savaşı engelleyecek de bir toplumsallığa ihtiyacımız var. Ama iş geldi iktidara ve devlete güvensizlikte tıkandı. Sayın Öcalan’ın çağrısında bu süreç yüzde yüz barışla sonuçlanacak diye bir şey söylenmedi. Ama barışa dair önemli bir fırsat açığa çıktığını ifade etti. Ama buna herkesin sahip çıkması gereken bir süreç olarak ifade etti. 27 Şubat çağrısından bu yana Türkiye’nin gerçek sorunlarına dair söz kurulmasını sağlayan politik bir zemin açığa çıktı. Türkiye’de bu tür politik gelişmeler olurken, bunun yanında savaşı tercih etmek, Türk ulus devletinden öte bir şeyi ifade etmiyor. Yüz yılı aşkın bir süredir tartıştığımız Türkiye ve Ortadoğu için bağlayıcı olan bir süreçten bahsediyoruz. Biz barışı savunmaya devam etmek durumundayız.”   ‘Türkiye Kürtlerin talebini görmek zorunda'    Hem Abdullah Öcalan’ın hem de kimi devlet yetkililerinin sürecin zamana yayılmaması üzerinde durduğunu dile getiren Çiğdem Kılıçgün Uçar, buna karşın sürecin devletin eliyle zamana yayıldığını belirtti. Çiğdem Kılıçgün Uçar, “Kürtler güç biriktirmişken, güçsüz bırakılan Kürtlerle süreci yürütme aklı devreye girdi. Bu ülkede yaşayan Kürtler bir hukuk içinde değil, ciddi bir hukuksuzlukla devam ediyor meseleye. Dolayısıyla bir hukuka ihtiyaç var. Türkiye’de Kürtler ayakta, İran’da, Suriye’de Kürtler direnişte. Siz istediğiniz kadar sınır koyun; Kürtler eylediği eylemi yapmaya devam ediyor. Bunun adı özgürlük. Dolayısıyla Türkiye yüzünü Kürtlerin taleplerine çevirmek durumunda” ifadelerini kullandı.   Birleşmiş Milletlerin, Avrupa Birliği’nin, Avrupa’nın Ortadoğu’da tüm bu saldırılar yaşanırkenki sessizliğinin yeni tanıklık edilen bir durum olmadığını sözlerine ekleyen Çiğdem Kıllıçgün Uçar, “Suriye üzerinden belli ki Ortadoğu’nun dizaynında yeniden bir hat çizilmiş ve o hattın gereklilikleri yere getiriliyor. İran’da Kürtleri görmeden bir politika yürütmek zayıf kalır, Türkiye’de de Kürtleri görmeden siyaset yapmak çok yetersiz kalır” diye kaydetti.   'Ulusal birlik saldırılara rağmen gündemde'   Kürt ulusal birliği konusunda en büyük çabayı Abdullah Öcalan’la hareketinin gösterdiğini dile getiren Çiğdem Kılıçgün Uçar, ulusal birliğin her dönem saldırılara açık bir hale geldiğini belirtti. Bu dönemin kendisinin, açığa çıkan direnişlerin, fırsatların yeniden inşa fırsatı sunduğuna dikkat çeken Çiğdem Kılıçgün Uçar, “Kürt ulusal birliğinde her hangi bir başlığa takılmadan öncülük eden gücün Kürt kadınların olduğu aşikar. Bu dönemde de, bu çalışmaları kadınların eliyle örmek kalıcı bir şeyi ortaya çıkarabilir. Ulusal birlik dönem dönem bir tehdit olarak da algılandı. Bu dönemi belki de ulusal birliği sağlayabileceğimiz en güçlü dönem olarak görebiliriz” şeklinde konuştu.     ‘Abdullah Öcalan’ın hala cezaevi koşullarında tutulması süreç açısından kabul edilebilir değil'   Bütün zulüm politikalarına rağmen Abdullah Öcalan’ın paradigmasına sahip çıkan güçlü bir halk iradesinin varlığına dikkat çeken Çiğdem Kılıçgün Uçar, Abdullah Öcalan’ın hala cezaevi koşullarında tutulmasının hem süreç hem de ülkenin geleceği açısından kabul edilebilir bir durum olmadığını vurguladı. Çiğdem Kılıçgn Uçar, “Sayın Öcalan’ın koşullarıyla devletin koşulları o kadar bir birine zıt ki; kılı kırk yararak Türkiye’de bu sorunun çözümüne dair çaba içinde olmak çok kıymetli. Bu sürecin bir krize dönüştürülerek bitirilmesine engel olacak tek gücün Sayın Öcalan olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla devlet bu aklın açığa çıkmasını istemedi. Tahmin ediyorum ki bir görüşme gerçekleştiğinde, bu açmaza dair ön açıcı fikirlerini sunacağı biliyoruz” diye belirtti.     Kürlerin 4 parça Kürdistan’da saldırılara karşı mücadele ettiğine dikkat çeken Çiğdem Kılıçgün Uçar, “Türkiye’de ve 4 parçada yaşayan Kürtler aslında yaşadıkları coğrafyada saldırılarla karşı karşıya kaldılar, hala kalıyorlar. Kürtler Rojava’yı savundu. Oradaki savaş devam ettiği müddetçe Kürt halkı dayanışmasını büyütecektir” dedi.     25 Ocak'taki 'Umut ve Özgürlük' mitingine çağrı   Son olarak, Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü talebiyle 25 Ocak’ta gerçekleştirilecek olan “Umut ve Özgürlük” mitingine çağrı yapan Çiğdem Kılıçgün Uçar, konuşmasını şöyle tamamladı: “Bu mitingi gerçekleştirirken birinci hedefimiz, bütün parçalarda yaşayan Kürtlerin özgürlüğünü sağlamaya yönelik güçlü bir adım olmasını sağlamak. Sayın Öcalan’ın sözünün gücünün sadece devlet yetkilileri ve heyetle sınırlı kalmamasını, kendisini hiçbir gün yalnız bırakmayan halkıyla buluşmasını istiyoruz. Bu mitingi, Kürdistan’da Kürt halkının kendi mücadelesine, hem geçmişine hem geleceğine sahip çıkacağı bir miting olarak değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum.”