‘Ekolojik yıkım doğayla birlikte kimliği de hedef alıyor’ 2026-10-17 09:04:30   AMED - Ekolojik yıkımın kimliğe yönelik bir saldırı olduğunu da belirten Mezopotamya Ekoloji Hareketi aktivisti Derya Akyol, Kürdistan’da yaşam alanlarını koruma mücadelesinin aynı zamanda kültürü ve dili koruma mücadelesi olduğunu vurguladı.   Ekolojik yıkım, yalnızca doğanın tahrip edilmesiyle sınırlı kalmayarak toplumsal yaşamı, geçim kaynaklarını ve yaşam alanlarını da derinden etkiliyor. Su kaynaklarının kirletilmesi, ormanların yok edilmesi, maden ve enerji projeleriyle doğanın talan edilmesi, özellikle kadınların yaşam koşullarını ağırlaştırıyor. Kadınlar, doğayla kurdukları ilişki, üretimdeki rolleri ve üstlendikleri bakım emeği nedeniyle ekolojik tahribatın sonuçlarıyla farklı biçimlerde karşı karşıya kalıyor. Ekolojik yıkımın kadınların emeği, bedeni ve yaşamı üzerindeki etkileri her geçen gün artarken yerel halkın, iktidarın ve sermayedarların yaşam alanlarına yönelik saldırılarına karşı mücadelesi de aralıksız devam ediyor.   Mezopotamya Ekoloji Hareketi aktivisti Derya Akyol, ekolojik yıkımın sadece doğanın tahrip edilmesi olarak ele alınmaması gerektiğinin altını çizerek bu yıkımın kimliğe yönelik bir saldırı olduğunu da aktardı.   ‘Doğa, çıkar amacıyla kullanılıyor’   Doğanın artık bir meta, ekonomik bir kaynak olarak görüldüğünü belirten Derya Akyol, “Bahsettiğimiz gibi, Türkiye genelinde ve Kürdistan’da her yerde bir talan söz konusu. Suların tahakküm altına alındığı, dağların maden ocaklarıyla delik deşik edildiği, meraların tahrip edildiği bir süreç yaşanıyor. Bu tahribat giderek derinleşiyor ve artıyor. Ülkelerin kalkınma politikaları adı altında yürütülen bu süreçler, neoliberal politikalar kapsamında hem iktidarların kendi güçlerini inşa etme hem de sermayeyle kurdukları ilişkileri sürdürme biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Doğa artık bir meta, ekonomik bir kaynak olarak görülüyor ve talan da bu anlayış üzerinden başlıyor. Kamu yararı gibi söylemlerle meşrulaştırılmaya çalışılan bu politikaların gerçekte rant düzenine ve kapitalist sistemin yarattığı sömürü ilişkilerine hizmet ettiğini görüyoruz. Biz de bu politikaların toplumun yararına olmadığının bilinciyle mücadelemizi yürütüyoruz” dedi.   Rant ve güvenlikçi politikalar   Derya Akyol, Kürt coğrafyasının güvenlik gerekçeleriyle tahrip edildiğini aktararak, “Türkiye ve Kürdistan’daki ekolojik tahribatın sonuçları benzerlik gösterse de nedenleri açısından farklılıklar bulunuyor. Kürdistan özelinde baktığımızda, ekolojik yıkımın geçmişten gelen güvenlik politikalarıyla iç içe geçtiğini görüyoruz. Asimilasyon, inkâr ve imha politikalarının bir devamı olarak ekolojik kırım politikaları da sürdürülüyor. Elbette Kürdistan’da da rant odaklı bir sistem söz konusu ancak bunu güvenlik politikalarından bağımsız değerlendiremeyiz. Bu durum, ulus-devlet anlayışının Kürdistan’daki bir yansımasıdır. Türkiye genelinde ise kapitalist sistemin doğayı metalaştıran anlayışı öne çıkıyor. Bütünüyle değerlendirdiğimizde rant ve güvenlik politikalarının iç içe geçtiğini söyleyebiliriz” ifadelerini kullandı.   Ekonomi-doğa ilişkisi   Ekonomi ile doğa arasındaki ilişkiye değinen Derya Akyol, “Kapitalizmin yapısal mantığı, doğayı ekonomik bir kaynak olarak görmek üzerine kurulu. Nasıl ki emeği bir kaynak olarak değerlendiriyorsa doğadaki tüm varlıkları da tüketilecek ve sermayeye dönüştürülecek unsurlar olarak görüyor. Oysa biz, doğayı bir kaynak olarak değil, birlikte yaşadığımız, simbiyotik bir ilişki içinde olduğumuz bir varlık olarak tanımlıyoruz. Bizler de doğanın bir parçasıyız. Ekonomi de doğadan bağımsız bir alan değil. Biz, kendi ihtiyaçlarımızı temel alan, ihtiyaçlarımız doğrultusunda üretmeyi ve ürettiğimiz kadarını tüketmeyi esas alan bir anlayışı savunuyoruz. Kapitalist sistem ise birkaç şirketin çıkarlarını ve iktidarın kendi gücünü korumasını önceleyen bir düzen üzerinden işliyor” sözlerini kullandı.       Kadınların doğayla bütünlüğü   Ekolojik kırımın kadınların emeğine ve yaşam alanlarına etkilerine dikkat çeken Derya Akyol, “Kadınlar, toplumsal olarak ikinci cins konumuna itildikleri için bütün bu süreçlerden en fazla etkilenen kesimlerin başında geliyor. Ekolojik kırım, kadınların hem emeğinde hem de yaşam alanlarında büyük bir tahribat yaratıyor. Ancak mücadele alanlarında da gördüğümüz gibi kadınlar, doğayı ve yaşam alanlarını koruma direnişlerinin ön saflarında yer alıyor. Çünkü kadınlar, yaşam alanlarından koparıldıklarında emeklerinden, üretimlerinden ve toplumsal ilişkilerinden de uzaklaştırılacaklarının farkında. Göç etmek zorunda kaldıklarında ise gittikleri yerlerde güvencesizlikle, kültürel kopuşla ve birçok sosyolojik sorunla karşı karşıya kalıyorlar” ifadelerini kullandı.   ‘Üretimin taşıyıcısı ve hafızası kadınlardır’   Yaşam alanlarının yok edilmesinin üretime ve kültürel hafızaya etkilerine değinen Derya Akyol, “Hasankeyf örneğinde olduğu gibi birçok köyün sular altında kaldığını, tarım alanlarının ve üretim yapılan yerlerin yok olduğunu gördük. Oysa bu üretimin taşıyıcısı ve hafızası kadınlardır. Kadınlar, tohumun ne zaman ekileceğini, ne zaman filizleneceğini ve nasıl yetiştirileceğini bilen, bu bilgiyi kuşaktan kuşağa aktaran kişilerdir. Yaşam alanlarının yok edilmesiyle kadınlar yalnızca üretimden değil, geleneksel üretim biçimlerinden ve kültürel hafızadan da koparılıyor. Dolayısıyla burada söz konusu olan, bütün bir toplumun etkilenmesidir. Kadınlar, yaşadıkları yerde kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek, ailelerinin beslenmesini sağlayabilecek bir üretim pratiğine sahipken yaşam alanlarından uzaklaştırıldıklarında ekonomik açıdan da güvencesizliğe itiliyor. Kendi kendine yetebilen bir yaşamdan koparılmaları, kadınların ekonomik bağımsızlıklarını ve toplumsal konumlarını da doğrudan etkiliyor” dedi.     Saldırılara karşı aralıksız mücadele   Derya Akyol, doğaya yönelik saldırılara karşı halkın verdiği mücadeleye değinerek, “Ekolojik yıkıma karşı yürütülen mücadeleler bu nedenle son derece değerli. Tekil projelere karşı yaşam alanlarını korumak, buna karşı çıkmak ve güçlü bir duruş sergilemek büyük önem taşıyor. Çadır nöbetleri ve kitlesel mitingler bu mücadelenin farklı biçimleri olarak karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz haftalarda Diyadin’de altın madenine karşı büyük bir miting gerçekleştirildi. Varto’da ise 165 gündür çadırlı bir direniş sürüyor. Bu direnişlerde bölgenin kültürel yapısını ve kültürel hafızasını koruma bilincini de görebiliyoruz. Coğrafya ile kültür birbirinden ayrı düşünülemez. Bir coğrafya, orada yaşayan toplumun kültürünü, dilini ve yaşam biçimini de şekillendiriyor. Kürdistan’da yaşam alanlarını koruma mücadelesi aynı zamanda kültürü ve dili koruma mücadelesi anlamına geliyor” dedi.   Ekolojik bilinç   Ekolojik yıkıma karşı direnişlerin ortak ve örgütlü bir mücadele zemininde buluşması gerektiğini belirten Derya Akyol, “İnsanlar, topraklarını kaybettiklerinde yalnızca yaşadıkları alanları değil, o topraklarla birlikte şekillenen yaşamlarını da kaybedeceklerinin farkında. Direniş alanlarına giderek dayanışmamızı gösteriyoruz ve bu mücadelelerin ekolojik bilincin gelişmesinde önemli bir rol oynadığını görüyoruz. Ancak bu direnişlerin tekil mücadeleler olarak kalmaması gerekiyor. Farklı alanlarda yürütülen mücadelelerin ortak bir zeminde buluşması ve daha örgütlü bir mücadeleye dönüşmesi önemli. Sisteme karşı daha güçlü bir duruş ancak bu şekilde geliştirilebilir. Bununla birlikte, yalnızca karşı çıkmayı değil, alternatif bir yaşamı inşa etmeyi de tartışmamız gerekiyor. Sistemin dışında kendi yaşamımızı nasıl kurabileceğimizi, doğayla bütünlük içinde nasıl yaşayabileceğimizi ve ihtiyaçlarımızı esas alan bir ekonomiyi nasıl geliştirebileceğimizi konuşmalıyız” şeklinde konuştu.