Erkek şiddeti medyada nasıl hikâyeye dönüştürülüyor?
- 09:04 12 Nisan 2026
- Medya Kritik
Devrim Fındık
HABER MERKEZİ - Kadına yönelik şiddet artarken, asıl görünmez kalan bu şiddetin medyada nasıl anlatıldığıdır. Ana akım medya erkek şiddetini çoğu zaman yumuşatan ve yeniden kuran bir dille aktararak failin üzerini örter, kadınları ise algısal bir çerçevenin içine hapseder; bu nedenle mesele yalnızca şiddet değil, onun nasıl görünür kılındığıdır.
Kadına yönelik şiddet ve kadın katliamları artıyor; ancak bundan daha az konuşulan bir başka gerçek var: Bu şiddetin medyada nasıl anlatıldığı. Çünkü mesele yalnızca ne olduğu değil, nasıl aktarıldığıdır. Ana akım medya erkek şiddetini çoğu zaman doğrudan vermiyor; onu yeniden kuruyor, belirli bir çerçeveye oturtuyor ve çoğu zaman da yumuşatıyor. Böylece failin uyguladığı şiddet geri plana çekilirken, kadının yaşamı, kararları ya da kimliği tartışmanın merkezine yerleşiyor. Tam da bu yüzden asıl ihtiyaçlardan biri, haber dilini sorgulayan bilinçli bir okur olabilmek.
Ana akımın haberlerindeki kadın düşmanlığı
Geçtiğimiz günlerde Sabah gazetesinde yayımlanan bir haberde kullanılan “ayrılmak isteyen eşine” ifadesi tam da bu soruna işaret ediyor. Bu tür ifadeler artık o kadar olağanlaştırılmış durumda ki çoğu zaman fark edilmiyor bile. Oysa haberin bütün yönünü belirleyen de tam olarak bu kelime seçimleri. Çünkü burada anlatılan şey bir erkeğin uyguladığı şiddet değil, bir kadının “ayrılmak istemesi” oluyor. Yani fail değil, kadının kararı merkeze alınıyor. Bu da çok tanıdık bir sonuca çıkıyor: Kadın bir şey yaptı ve bunun sonucunda şiddet yaşandı. Ayrıca kullanılan ara başlıklardan “Tartışma sokakta başladı”, “Av tüfeğiyle vurdu” gibi ifadelere, “Eşinin evde olmadığını gören...” biçimindeki cümlelere kadar metnin bütünü, erkeği koruyan ve işlediği suçu meşrulaştıran bir zeminde kuruluyor.
Aynı gün yayımlanan başka bir haberde ise bu kez farklı bir yöntem devreye giriyor. Fail neredeyse görünmez hale gelirken, kadının yaşı, kimliği ve hikâyesi öne çıkarılıyor. “Dehşeti yaşattı” gibi ifadelerle olay daha çarpıcı hale getiriliyor. Ancak bu çarpıcılık, şiddetin yapısal boyutunu görünür kılmıyor; tersine, onu kolay tüketilen bir “hikâye”ye dönüştürüyor. Okuyucu etkileniyor, sarsılıyor, ardından başka bir habere geçiyor. Geriye ise nedenleri sorgulanmamış, bağlamından koparılmış bir şiddet anlatısı kalıyor.
Benzer bir dili Akşam gazetesinde de görmek mümkün. “Otel odasında...” diye başlayan başlıklar buna örnek. Bu detay gerçekten gerekli mi? Çoğu zaman değil. Ancak özellikle seçiliyor. Çünkü bu ifade, okuyucunun zihninde şiddetin kendisine değil, kadının yaşamına dair sorular açıyor: Orada neden vardı, ne yapıyordu? Böylece failin uyguladığı şiddet geri çekilirken, kadının hayatı sorgulanmaya başlanıyor. Açıkça söylenmeyen ama satır aralarında hissettirilen bir yargı inşa ediliyor.
Milliyet gazetesinde yer alan “yasak aşk” ifadesi de aynı yerden çalışıyor. Bu tür ifadeler haberi daha “ilginç” ya da dikkat çekici hale getiriyor olabilir; ancak aynı zamanda olayı ahlaki bir zemine çekiyor. Haberde katledilen kadının dans ettiği videonun özellikle kullanılması da bu açıdan dikkat çekici. Bu tür tercihler, kadını toplumun yargısına açık hale getirirken, faili arka plana itiyor. Böylece şiddet, bir güç ve tahakküm ilişkisi olmaktan çıkarılıp bir “ilişki hikâyesi”ne dönüştürülüyor. Kadının “hamile” olduğunun özellikle vurgulanması da benzer biçimde işliyor; kadın bir birey olarak değil, toplumsal bir rol üzerinden tanımlanıyor.
Şiddetin magazinleştirilmesi
Bütün bu örneklerde ortak bir nokta var: Erkek şiddeti olduğu haliyle anlatılmıyor. Ya gerekçelendiriliyor, ya dramatize ediliyor ya da başka ayrıntıların arkasına gizleniyor. Fail çoğu zaman geri planda kalırken, kadın ya hikâyenin “nedeni” ya da “ayrıntısı” haline getiriliyor. Oysa söz konusu olan şey ne münferit ne de yalnızca kişisel bir şiddet. Çok daha büyük, çok daha sistematik bir yapıdan söz ediyoruz. Ve bu yapı yalnızca şiddeti uygulayanlarla değil, onu bu şekilde aktaran dille de yeniden üretiliyor.
Ana akımın yöntemi dolaşıma sokan dili
Ana akım medyanın sorunu yalnızca faili görünmezleştirmesi değil; aynı zamanda kadın katliamlarını saatlerce, ayrıntı ayrıntı ve çoğu zaman sansasyonel biçimde işlemesidir. Televizyon yayınlarında ya da dijital haberlerde katliam yöntemlerinin detaylandırılması, toplumsal zarar üreten bir yayıncılık pratiğine dönüşüyor. Münevver Karabulut, Pınar Gültekin, Narin Güran ve Ayşe Tokyaz’ın katledilmesinin ardından yürütülen yayıncılık, bunun en çarpıcı örnekleri arasında yer alıyor. Şiddetin bütün ayrıntılarıyla servis edilmesi, yalnızca etik ihlal yaratmıyor; aynı zamanda şiddeti dolaşıma sokuyor, olağanlaştırıyor ve yeniden üretilebilir hale getiriyor.
Katledilen kadınların bedenlerine ne olduğu, delillerin nasıl yok edilebildiği ya da bedenlerin hangi koşullarda nasıl parçalandığına kadar uzanan ayrıntılar, çoğu zaman “haber verme” gerekçesiyle servis ediliyor. Oysa bu tür yayıncılık, kamusal bilgilendirme ile şiddeti teşhir etme arasındaki çizgiyi ortadan kaldırıyor. Böylece medya, şiddeti ifşa etmek yerine onu yeniden üreten bir alana dönüşebiliyor. Fatmanur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler örneğinde olduğu gibi, kadınların ölümüne dair açık şüphelerin bulunduğu durumlarda bile medya dili çoğu zaman hakikati açığa çıkarmak yerine olayları sıradanlaştıran, bulanıklaştıran ve fail lehine boşluklar üreten bir yönde işliyor.
Haber dili gerçekten tarafsız mı?
Belki de asıl soru tam burada ortaya çıkıyor: Haber dili gerçekten tarafsız mı, yoksa çoktan tarafını seçmiş durumda mı? Çünkü kullanılan her kelime, şiddetin ya üzerini örtüyor ya da onu görünür kılıyor. Ana akım medyada ise çoğu zaman tercih edilen şey, failin sorumluluğunu perdeleyen, kadını ise sorgulamanın merkezine yerleştiren bir dil oluyor. Erkek şiddeti yalnızca failin elinde değil; onu yumuşatan, gerekçelendiren ve hikâyeye dönüştüren bu habercilik anlayışı içinde de yeniden üretiliyor.







