Ekonomi ve kadına yönelik şiddet

  • 09:05 7 Mart 2026
  • Kadının Kaleminden
“Mücadele artık yalnızca vicdanların titremesiyle değil; ekonomik adaletin, hukukun ve toplum bilincinin yeniden inşasıyla mümkün olabilir. Özgürlük ve eşitlik zincirleri kırmadan gerçekleşmez.”
 
Seher Yıldırım 
 
Kadına yönelik şiddet yalnızca bireysel sapkınlıkların ya da kültürel geri kalmışlığın sonucu değildir; tarihsel, ekonomik ve siyasal güç ilişkilerinin ürünüdür. Şiddetin sürekliliği çoğu zaman görünmez kılınan ekonomik tahakküm mekanizmalarıyla iç içedir. Bu bağlamda şu soruyu sormak gerekir: Ekonomik üretim ve mülkiyet ilişkileri erkek egemen bir yapıda kurumsallaştığında, bu durum kadın üzerindeki kontrol ve şiddet biçimlerini nasıl dönüştürmüştür?
 
Tarihsel Kırılma: Özel mülkiyet ve ataerkil düzen
 
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ekonomik temelleri üzerine ilk sistematik analizlerden biri, Friedrich Engels’in 1884 tarihli Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde yer alır. Engels’e göre, üretim araçlarının ortak mülkiyetten özel mülkiyete geçişi yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil, aynı zamanda kadının tarihsel yenilgisi anlamına gelmiştir. Tarımın gelişmesiyle birlikte artı ürün ortaya çıktı, mirasın ve soy takibinin önemi arttı; erkek soyunun belirleyici hale gelmesi kadınların üretimin öznesi olmaktan çıkarılıp yeniden üretimin (doğurganlık ve ev içi emek) alanına hapsedilmesine yol açtı. Ekonomik güç de erkek lehine kurumsallaşmıştır. Bu süreç, şiddeti bireysel bir eylem olmaktan çıkararak yapısal bir denetim mekanizmasına dönüştürmüştür.
 
Kapitalizm ve görünmeyen emek
 
Modern kapitalist sistem, kadın emeğini iki yönlü sömürmüştür: Ücretsiz ev içi emek, Düşük ücretli, güvencesiz çalışma. Feminist ekonomi kuramcılarından Silvia Federici, kadın bedeninin ve emeğinin kapitalist birikimin temel taşlarından biri olduğunu savunur. Özellikle Caliban and the Witch adlı eserinde, erken kapitalizm dönemindeki cadı avlarını, kadın bedeninin ve bilgisinin denetim altına alınması olarak yorumlar. Şiddet yalnızca fiziksel değildir; ekonomik şiddet de sistematik bir baskı aracıdır. Kadının gelirden, mülkiyetten ve karar mekanizmalarından dışlanması onu bağımlı ve kırılgan hâle getirir. Ekonomik bağımlılık, fiziksel ve psikolojik şiddetin sürdürülmesini kolaylaştırır.
 
Kadına yönelik şiddet bir demokrasi krizidir. Demokrasi eksik bırakıldığında en ağır bedeli kadınlar öder.
 
Ekonomik güç ve iktidar ilişkisi
 
Pierre Bourdieu, eril tahakkümü yalnızca açık zor kullanımıyla değil, sembolik iktidar yoluyla da açıklar. Erkek egemen düzen, ekonomik gücü “doğal liderlik” ve “aile reisi” gibi kavramlarla meşrulaştırır. Böylece ekonomik kontrol, kültürel normlarla desteklenir.
 
Ekonominin erkek merkezli örgütlenmesi şu sonuçları doğurur: Ücret eşitsizliği, mülkiyet ve miras hakkındaki adaletsizlikler,  Karar alma mekanizmalarında temsil eksikliği, bu yapısal eşitsizlikler, şiddeti yalnızca olası değil, sistem içinde işlevsel hâle getirir.
 
Azınlık Kadınlar
 
Türkiye’de mesele yalnızca cinsiyet eşitsizliği değildir; aynı zamanda etnik ve kültürel eşitsizliktir. Ana dilde eğitim hakkından mahrum bırakılan azınlık kadınları, iki kat dezavantajlı hâle gelir: Eğitimde geri kalma riski, iş gücü piyasasında dezavantajlı başlangıç, kamusal alanda temsil eksikliği, Bir kadın hem patriyarkal aile yapısının hem de kültürel dışlanmanın baskısı altındaysa, şiddet yalnızca bireysel değil, çok katmanlıdır. Ana dil eğitiminden mahrum bırakılma, dolaylı fakat güçlü bir şiddet biçimidir; ekonomik ve kamusal güçten dışlanmanın başlangıç noktasıdır.
 
Türkiye’de ekonomik, kültürel asimilasyon 
 
Türkiye’de ekonomik iktidarın erkek egemen ilişkileri yalnızca kapitalist üretim ilişkileriyle değil; ulus-devletin homojenleştirici politikalarıyla da şekillenmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren inşa edilen merkezi ekonomi modeli, ataerkil aile düzenini temel olarak konumlandırmıştır. Özellikle Kürt kadınları açısından ekonomik dışlanma, kültürel ve dilsel dışlanmayla iç içedir. Ana dilde eğitim hakkının tanınmaması, yalnızca pedagojik bir mesele değil; ekonomik eşitsizliğin yeniden üretimidir. Eğitim dili üzerinden kurulan tahakküm, kadının hem kamusal görünürlüğünü hem de ekonomik hareketliliğini sınırlar.
 
Türkiye’nin taraf olduğu, ancak sonrasında çekildiği İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddetin yapısal boyutlarını kabul eden önemli bir metindi. Sözleşme, ekonomik bağımsızlığın şiddetten korunmada temel unsur olduğunu vurguluyordu. Sözleşmeden çekilme kararı ise şiddetin yalnızca bireysel değil, politik bir mesele olduğunu yeniden görünür kıldı. Ana dil eğitimi, yalnızca kültürel bir talep değil; ekonomik özneleşmenin temelidir. Dil bilgiye erişimdir; bilgi ise ekonomik hareketliliktir. Türkiye’de kadına yönelik şiddet, sadece aile içi bir mesele değil; ekonomik ve kültürel iktidarın sonucudur.
 
Gerçek sözüm;  Ekonomik eşitlik, Ana dilde eğitim hakkı, Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Kadın kooperatiflerinin desteklenmesi, Hukuki güvencelerin siyasi iradeden bağımsızlaştırılması, bu unsurlar olmadan eşitlik mümkün değildir.
 
Ekonomiyi kim tutarsa hayatı o şekillendirir
 
Ekonominin erilin eline geçmesi, yalnızca bir tarihsel süreç değil; bir zihniyet inşasıdır. Güç, para ve mülkiyet tek elde toplandığında, beden ve irade kontrol altına alınmak istenir. Kadına yönelik şiddeti gerçekten sonlandırmak için soruyu tersinden sormalıyız: Ekonomik güç eşit paylaşılmadıkça, eşitlik mümkün değildir. 
 
Ekonomik güç erilin elinde bir zincir gibi kadının hayatını sararken, şiddet yalnızca bireysel bir acı değil, toplumsal bir gölgeye dönüşür. Evlerin duvarlarından sokaklara, yasaların satırlarından günlük yaşamın ritmine kadar yayılan bu kurumsal şiddet, kadınların yaşamını gölgeleyen görünmez bir yapı halini almıştır. Mücadele artık yalnızca vicdanların titremesiyle değil; ekonomik adaletin, hukukun ve toplum bilincinin yeniden inşasıyla mümkün olabilir. Özgürlük ve eşitlik zincirleri kırmadan gerçekleşmez.