Kadını hedefe koyan dil: Medya kimi sorguluyor? 2026-09-20 09:05:19     Derya Ceylan    HABER MERKEZİ – Kadın katliamlarında failin sözünü öne çıkaran, şiddetin yöntemini ayrıntılandıran ve katliama gerekçe arayan medya dili, kadını hedefe koyarken erkek şiddetini  görmezden gelmeye devam ediyor.    “Vahşet”, “dehşet”, “kıskançlık”, “tartışma”, “ayrılık”... Kadın katliamları söz konusu olduğunda bu sözcükleri haberlerde sık sık görüyoruz. Bir de failin sözleri, kadının ne giydiği, nerede olduğu, katliamda hangi aracın kullanıldığı ve nasıl katledildiğine ilişkin ayrıntılar var. Peki bütün bunlar bize kadın katliamları hakkında gerçekten ne anlatıyor?   Medyanın görevi nedir? Her gün yaşanan sayısız olaydan hangisini haber yapacağımıza karar verirken önceliğimiz ne oluyor? Aslında bunun yanıtı, haberin içinde neyi öne çıkarıp neyi geride bıraktığımızda da ortaya çıkıyor.   Kadın katliamlarında da durum farklı değil. Bir kadın katledildiğinde failin ne söylediğini, kadının ne giydiğini ya da katliamın nasıl gerçekleştirildiğini anlatabiliriz. Ya da kadının yaşamına, şiddetin geçmişine, failin daha önce ne yaptığına ve varsa ihmallere bakabiliriz. Tercih ettiğimiz yer, nasıl bir habercilik yaptığımızı da gösteriyor.   Son günlerde yayınlanan bazı kadın katliamı haberlerine baktığımızda ise karşımıza yine aynı dil çıkıyor: Şiddeti magazinleştiren başlıklar, katliama gerekçe arayan ifadeler, failin kendini aklamasına dönük sözlerini öne çıkaran cümleler ve şiddetin nasıl uygulandığını tarif eden ayrıntılar...   İpin uzunluğunu neden bilmemiz gerekiyor?   Milliyet, Rojda Yakışıklı’nın katledilmesine ilişkin haberine, “Fotoğrafı görünce gerçeği itiraf etti: Rojda 50 santimlik iple boğulmuş” başlığını attı. Başlıkta dikkat çeken ayrıntılardan biri kullanılan ipin uzunluğu. Peki okuyucunun ipin 50 santimetre olduğunu bilmesine neden ihtiyaç var? Bu ayrıntı Rojda Yakışıklı’nın yaşamına ilişkin bir şey anlatmıyor. Katliama giden süreci açıklamıyor. Varsa ihmalleri ortaya çıkarmıyor. Buna karşılık bir kadının nasıl katledildiğini, kullanılan aracın ölçüsüne kadar tarif ediyor.   Sorun da burada başlıyor. Kadın katliamlarında kullanılan aracın, yöntemin ve kadın bedenine ne yapıldığının ayrıntılarıyla verilmesi bir yandan şiddeti magazinleştirirken, diğer yandan yol ve yöntem gösteriyor. Bir kez daha sormak gerekiyor: Haberin ihtiyacı olan ayrıntı gerçekten ipin uzunluğu mu? Yoksa Rojda Yakışıklı’nın katledilmesine giden süreç mi?   Pantolon katliamın gerekçesi değil   Hürriyet'in aynı katliama ilişkin kullandığı başlık ise şöyle: “‘Nasıl olur da pantolon giyersin’ Rojda Yakışıklı cinayetinde çarpıcı detaylar: Telefonuna el koyduktan sonra öldürmüş.” Bu kez karşımıza Rojda Yakışıklı’nın pantolonu çıkıyor. Failin sözü başlığa taşındığında, katliamın hemen yanına kadının ne giydiği yerleştiriliyor. Failin kadına ait telefonu alması da “el koyma” ifadesiyle “çarpıcı detay” olarak sunuluyor. Oysa burada “çarpıcı” olan bir ayrıntı yok. Bir kadının ne giyeceğine ve telefonunu kullanıp kullanamayacağına karar vermeye çalışan bir erkek var.   Rojda Yakışıklı pantolon giydiği için katledilmedi. Dolayısıyla pantolon da bu katliamın nedeni değil. Failin katliama ilişkin kendini aklamaya dönük ifadesinin manşete taşınması, onun bahanesini yeniden dolaşıma sokuyor. Haber failin sözlerine değil, kadını katletmesine odaklanabilir.   ‘Vahşet’, ‘dehşet’, ‘cani’...   Sabah gazetesinde ise başka bir kadın katliamı haberinde, failin suçundan çok “nasıl oldu?” sorusu ve katliamın ayrıntıları öne çıkarılıyor. Gazete, iki kadının katledilmesine ilişkin haberinde “2 kadını öldürüp parçaladılar”, “çifte vahşet”, “korkunç itiraf”, “iki cani” ve “kan donduran ayrıntılar” ifadelerini kullandı. Neredeyse her satırda şiddeti magazinleştiren başka bir sözcük var. Peki bu kadar sıfatın arasında kadınlara ne olduğunu gerçekten anlayabiliyor muyuz?   “Vahşet”, “dehşet”, “kan donduran”... Bunların hiçbiri katliamın nedenini açıklamıyor. Tam tersine, kadın katliamını magazinsel bir suç hikâyesine dönüştürüyor. “Cani” sözcüğü de başka bir sorun yaratıyor. Faili toplumun dışında, olağan dışı bir kişi olarak tarif ediyor. Böyle bakıldığında kadın katliamı da birkaç “cani” erkeğin işlediği istisnai suçlardan ibaretmiş gibi görünebiliyor.   Bizim ihtiyacımız fail için daha ağır bir sıfat bulmak değil; erkek şiddetinin nasıl ortaya çıktığını ve neden önlenemediğine dikkat çekmek.   Katliamın nedeni ‘tartışma’ mı?   Hürriyet, Mersin’de bir kadının evli olduğu erkek tarafından katledilmesine ilişkin haberinde, “Mersin’de iş yerinde dehşet: Tartıştığı eşini öldürüp yaşamına son verdi” başlığını kullandı. Bu başlığa göre önce bir “tartışma” var, ardından katliam geliyor. Peki katliamın nedeni gerçekten tartışma mı? Kadın katliamı haberlerinde bunu çok görüyoruz: “Kıskançlık nedeniyle”, “ayrılmak istediği için”, “boşanma aşamasındaki”, “barışma teklifini reddedince”...   Böyle kurulan cümlelerde kadının yaptığı ya da yapmadığı bir şey, failin şiddetinin hemen yanına yerleştiriliyor. Kadın ayrıldı, boşanmak istedi, ilişkiyi reddetti ya da tartıştı; ardından erkek onu katletti. Böylece iki durum arasında neden-sonuç ilişkisi kuruluyor ve “Erkek neden katletti?” sorusunun yanıtı yine kadının yaşamında aranıyor. Oysa ayrılmak, boşanmak, bir ilişkiyi reddetmek, istediği kıyafeti giymek ya da kendi yaşamına ilişkin karar almak bir erkeğin bir kadını katletmesinin gerekçesi olamaz. Haberlerde de bu kararlar katliamın gerekçesi haline getirilmemeli.   Peki haber nereye bakmalı?   Bütün bu haberlerde aslında bilgi az değil. İpin kaç santimetre olduğunu biliyoruz. Failin pantolon hakkında ne söylediğini biliyoruz. “Tartışma” yaşandığını okuyoruz. Katliamın nasıl gerçekleştirildiğine ilişkin ayrıntıları öğreniyoruz.   Ama bir şey eksik: Kadın.   Kadının yaşamı nerede? Şiddetin öncesi nerede? Fail daha önce tehdit etmiş mi? Kadın şiddete karşı mücadele etmiş mi? Bir kuruma başvurmuş mu? Başvurduysa karşılığında ne yapılmış? Fail hakkında verilen bir karar varsa uygulanmış mı? Haberciliğin bakabileceği yer tam da burası.   Kadın katliamlarını haberleştirirken yaşanan son ana odaklanmak yeterli değil. Kadının yaşamını görünür kılmak, şiddetin geçmişini araştırmak, failin kendini aklamaya dönük ifadelerini katliamın gerekçesine dönüştürmemek, varsa ihmalleri ortaya çıkarmak ve şiddete karşı başvurulabilecek mekanizmalara ilişkin bilgi vermek de haberciliğin bir parçası.   Çözüm odaklı habercilik de, katliamdan sonra “Ne yapılmalı?” diye sormaktan ibaret değil. Kadınların şiddete karşı mücadelesine, dayanışma ağlarına, hukuki haklara, başvuru yollarına ve şiddetin önlenmesine ilişkin bilgiye haberlerde yer verilebilir.   Bugün meydanlarda “Kadın katliamları politiktir” pankartları taşıyan kadınları yalnızca 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde ya da 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde mi hatırlayacağız? Kadınların şiddete karşı mücadelesi de tıpkı katliamlar gibi haberin konusu. Üstelik yalnızca belirli günlerde değil, her gün.   Medyanın dili tam da bu tercihlerde ortaya çıkıyor. Çünkü mesele yalnızca hangi sözcüğü kullandığımız değil; haberde kimi hedefe koyduğumuz, kimin sözünü öne çıkardığımız ve kimin yaşamını görünür kıldığımız.