32 yılın ardından Amed’e geliş: Dicle’den bakış 2026-06-18 09:20:24     Rojda Aydın-Neslihan Kardaş   AMED – 32 yıllık tutsaklığın ardından “Paytextim” diye nitelendirdiği Amed’i ilk kez gören Dilek Öz, “Uçağa binip, Amed’e doğru yaklaştığımda şöyle tepeden kuş bakışı gördüğüm an ciddi anlamda nabzım atmaya başladı. Tuhaf bir şey. Zaman yaklaştıkça çok heyecanlandım” sözleriyle yaşadığı heyecanı anlattı.   Otuz iki yıl boyunca demir kapıların, yüksek duvarların ve zamana meydan okuyan bir direnişin içinde yaşayan Dilek Öz, özgürlüğüne kavuşmasının ardından yıllar sonra yeniden memleketi Amed’e döndü. Bir ömrün büyük bölümünü cezaevinde geçiren Dilek Öz’ün sesi, yalnızca kişisel bir hikâyenin değil; hafızanın, inkâr edilmeye çalışılan bir tarihin ve kadınların direnişle ördüğü mücadelenin de tanıklığını taşıyor. Aradan geçen onlarca yılın ardından Amed sokaklarında yürüyen Dilek Öz, dönüşünü tek bir cümleyle anlatarak, "Paytextime geldim" diyor. O cümlede hem hasretin ağırlığı hem de aidiyetin inadı vardı.   Röportaj sırasında kurduğu bir başka cümle ise yılların bıraktığı izi görünür kıldı. Dilek Öz, kendisini dinleyen iki kadın gazeteciye bakarak, "Benim tutuklandığım tarihte daha doğmayan iki kadın, bugün benden röportaj alıyor" dedi. Bu söz, yalnızca geçen zamanı değil; kuşaklar arasında devredilen hafızayı, mücadeleyi ve direnişin sürekliliğini de anlatıyordu.   ‘Mücadelenin de dışarıda ivme kazanması zindanlarda da yansımasını bulmuştu’   90'lı yılların cezaevi gerçekliği ile günümüzün cezaevi gerçekliği arasında ciddi farklar olduğundan söz eden Dilek Öz, cezaevine ilk girdiğinde çok genç bir yaşta, 22 yaşında olduğunu belirtti. İlk olarak Bayrampaşa Cezaevi'ne gittiğini dile getiren Dilek Öz, “O zamanın cezaevi gerçekliği içerisinde tabii biraz daha koşulların denetimimizin, hakimiyetimizin olduğu alanlardı. Bu beni çok şaşırtmıştı. Kafamızda bir cezaevi gerçekliği vardı. Mesela beni ilk işlemler bittikten sonra karşılamaya genel bir temsilci gelmişti. Çok iyi hatırlıyorum. Elini uzattı, elimdeki çantayı almak istedi. Ben gardiyandır diye vermemiştim. Bana ‘Hevalim’ demişti, sonra da çantayı almıştı. Sonrasında düşündüğümüzde ya da genel tartışmalarımızda şunu çok iyi fark ettik. Bu, bizden önceki mirasın bir sonucuydu aslında. Özellikle 12 Eylül sonrası Amed Zindan gerçekliği. Orada ortaya konulan direniş ve bunun yarattığı sonuçlar, 90'lı yıllarda genel anlamıyla cezaevlerine yansımıştı. Ayrıca tabii mücadelenin de dışarıda ivme kazanması, güçlenmesi ve giderek tam bir serhildan hareketine dönüşmesi zindanlarda da yansımasını bulmuştu. Görece daha fazla koşulların olduğu, imkanlarımızın bulunduğu bir alandı diyebilirim. Ama tabii şöyle bir realite de var. Bütün cezaevleri mi böyleydi? Hayır, bunu ben bu şekilde söylersem doğru olmaz. Ben Bayrampaşa Cezaevi'ne gittim. Bayrampaşa ya da Sağmalcılar Cezaevi İstanbul'un merkezindeydi. Ama aynı dönemde Erzurum'da, Sivas Cezaevi'nde çok daha farklı uygulamalar da vardı. Yani hep şu realitenin altını çizmişizdir. Bir yanda havuç politikası, bir yanda sopa politikası. Tam işlevlerini kazanan bir durumdaydı bu. Dolayısıyla batıda biraz daha havuç, Kürdistan'da biraz daha sopa politikası hakimdi” dedi.   ‘32 yılı birkaç cümleye, birkaç röportaja sığdırmak çok zor’   Dilek Öz, cezaevinden çıkmadan önce koğuş arkadaşlarıyla yaptığı bir sohbette, arkadaşlarına "Umarım ben dışarı çıktığımda kimse bana 32 yıl nasıl geçti diye sormaz” dediğini anlatarak, “Çünkü 32 yılı böyle birkaç cümleye, birkaç röportaja sığdırmak gerçekten çok zor. Çok farklı süreçlerdi. Bazı dönemler çok yoğun saldırıların olduğu, kayıpların yaşandığı dönemlerdi. Sabahlara kadar nöbet tuttuğumuz, ayakkabıyla yattığımız, ayakkabıyla kalktığımız süreçlerdi. Ama her koşulda kendi eğitimimizi, örgütsel yapımızı korumaya çalıştığımız alanlardı. Bunu karşı taraf da çok iyi biliyordu. Yani cezaevleri bir akademiydi aslında, bir eğitim merkeziydi. Bir dönem özellikle 90'larda şöyle bir söylem ortaya çıkmıştı. ‘Herkes bir 6 aylığına cezaevlerine girip eğitim almalı’ ama 6 aylığına, daha fazla değil. Geriye dönüp baktığımda 2005’e kadarki dönem ile 2005 sonrası dönemi biraz birbirinden ayırt ediyorum aslında. Ben 95'in başında girdim cezaevine. 2005'e kadar olan süreç biraz daha farklıydı. Kendi kuşağımızla büyüdük orada biz. O zamanlar böyle 5 yıllık, 10 yıllık, 15 yıllık bir arkadaş gördüğümüzde karşısına geçerdik. ‘Heval anlat’ derdik. Eski arkadaşları bulmak çok zordu çünkü mücadele yeni yeni gelişiyordu. Tabii sonrasında farklı kuşaklarla devam etti. Cezaevinin böyle bir realitesi de var. Ben geldiğim zaman koğuşta 4-5 kuşak bir aradaydık” diye konuştu.   ‘Dışarının da açık bir cezaevi gibi olduğu gerçekliği var’   Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın da cezaevinde tutulmasının, siyasi tutsakların cezaevine bakışında ciddi bir değişiklik yarattığından söz eden Dilek Öz, “Bir yerden sonra önderliğimizin de zindanda oluşu; bu mekanın önemini, bu mekanın ciddiyetini bizler açısından daha fazla hissettirdi. Bir yerden sonra biz hep ‘Önderliği almadan çıkmayacağız’ diye düşündük. Bu kadar yattık, bu kadar içeride kaldık. Bundan sonra arkadaşları bu kadar içeride tutmayacağız. Gönül isterdi ki bu kadar bekledikten sonra ben o kapının ardından başkanımızla çıkayım, arkadaşlarla çıkayım. Bunun burukluğu var. Kesinlikle çok kısa zamanda da bunun gerçekleşeceğine inanıyorum. Bir yandan da dışarının açık bir cezaevi gibi olduğu gerçekliği var. Şu an dışarıya çıktım, özgürüm. Böyle bir yaklaşımım yok. Özgürlük mücadelesi devam eden bir şey. Evet, dört duvar arasından çıktım. Ama yani klişe bir tabir gibi geliyor ama öyle değil. Daha açık bir hapishanenin ortasındayız. Çıktığım andan itibaren de, yani çok kısa bir süre oldu, bakıyorum, anlamaya çalışıyorum, gözlemlemeye çalışıyorum. Değişen çok şey var, farklılaşan çok şey var. İletişimde, ilişkilerde, toplumsal, sosyoekonomik ve politik realitede değişen çok şey var. Ben bu farklılaşmayı içeriden de az çok görebiliyordum. Ama genel anlamıyla dışarıda olmak güzel. Ne yaparsanız yapın içerinin pratik sahası yetersizdir. Ben içeride rahat konuşabildiğim kadar bugün dışarıda rahat konuşabilecek miyim diye merak ediyorum. İnsanlarımızla iç içeyiz. Halkımla iç içeyim. Onları kendi gözlerinden, kendi sözlerinden görüyor, tanıyor olmanın tabii ki farklılığı var” ifadelerini kullandı.   Amed’i görmenin heyecanı   Amed’in kendisi için çok farklı anlamlara geldiğine değinen Dilek Öz, “Amed, doğup büyüdüğüm topraklar. Benim için daha farklı bir anlamı var. Yani paytextim nihayetinde. Henüz gezemedim. Tam olarak havasını soluyamadım. Tam olarak toprağına basamadım. Ama evet, bunlar içimde bir arzu, bir özlem. Ayağımı şu Dicle suyuna değdirebilmek muazzam bir güç ve sinerji verecek, biliyorum. Bakırköy Cezaevi'nden çıktığımda İstanbul'da daha farklıydı, daha farklı bir şey vardı. Daha rahat attım aslında. Ama ben uçağa binip böyle Diyarbakır'a doğru yaklaştığımda, şöyle tepeden kuş bakışı gördüğüm an ciddi anlamda nabzım atmaya başladı. Tuhaf bir şey. Zaman yaklaştıkça çok heyecanlandım. Hatta uçakta böyle ufak çaplı bir nefes sorunu da yaşadım. Bence onunla alakalıydı. Çok çok heyecan duydum. Burada olmak, buranın havasını soluyor olmak çok farklıydı. İner inmez toprağa basamadım çünkü her taraf beton. Ben en son 1992 yılında gördüm Amed’i. O zaman otogar Seyrantepe'deydi. Küçük bir otogardı. Oradan çıktım. 35 sene sonra geldim. Farklı, çok büyümüş. Bu güzel bir büyüme mi? Hayır, tartışılır. Ben çıktığım zaman Batıkent inşaat halindeydi. Şimdi çok farklı bir kentsel gelişme var. Sitelerden geçilmiyor. İlçeler çok fazla büyümüş. Peyas köydü, kırsal bir yerdi. Şimdi Kayapınar devasa bir yer haline gelmiş. Sınıfsal anlamda bir uçurum oluştuğunu görüyorum. Zenginimiz çok zengin olmuş, yoksulumuz çok yoksullaşmış. Bu topraklarda bence bu böyle olmamalıydı. Bu uçurum en azından Amed’de olmamalı diye düşünüyorum” sözlerini kaydetti.   ‘10 gözlünün üstünden Dicle’ye bakarken ki çocuk hallerimi unutmadım’   Dilek Öz ile röportaj yapmak için randevulaştığımızda nereye gitmek istediğini sorduk. O da 10 Gözlü Köprü’ye gitmek istediğini söyledi. Bunun nedenini sorduğumuzda ise şu sözleri kaydetti: “10 gözlü bıraktığım 10 gözlü değil. O zamanlar biz buraya pikniğe gelirdik aileyle ya da okuldaysak okulla birlikte suya girmeye çalışırdık. İzin vermezlerdi. Dicle özellikle baharda çok kabarırdı. Boğulmalar çok fazla olurdu. Sadece ayaklarımızı suya koymamıza izin verirlerdi. 10 gözlünün üzerinde yürürken, 10 gözlünün üstünden Dicle’ye bakarken çocuk hallerimle yaşadığım heyecanı ben hiçbir zaman unutmadım. Benim cezaevinde ya ranzamın yanında ya da çalışma masamın yanında mutlaka bir 10 gözlü kartı olurdu. Arkadaşlar da farklı cezaevlerinden kart gönderdiklerinde mutlaka 10 gözlüyü gönderirlerdi. Kalbimdeki yeri hiç değişmedi. O yüzden burada olsun istedim.”   ‘Gazetecilik bir tutkuydu benim için’   Sohbet esnasında Dilek Öz’ün cezaevine girmeden önce bir süre gazetecilik faaliyetleri de yürüttüğünü öğreniyoruz. Dilek Öz, o süreci şöyle anlatıyor: “Sizin ortaya koyduğunuz emek, fedakârlık, bir bütün olarak özgür basın geleneğini göz önünde bulundurduğumda, kendime gazeteciyim diyemem. Benimki çok küçük bir deneyimdi. Ben ortaokul yıllarından itibaren ciddi anlamda gazeteciliğe gönül verdim. Bir tutkuydu benim için. Üniversite tercihim de biraz böyle oldu. İstanbul’da İletişim Fakültesi'ne gittim. 1990 yılında, Yeni Ülke haftalık olarak çıkmaya başladığında bir anda kendimi gazetenin içerisinde buldum. Bu vesileyle ben, sevgili Hüseyin Aykol’u da anmak isterim. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Çıktığım zaman görmek istediğim, kucaklamak istediğim ustalarımızdan biriydi Hüseyin Aykol. İlk tecrübem biraz onun sayesinde, onun vesilesiyle olmuştu. Cağaloğlu'nda Talassa'nın en üst katındaydı yerimiz. Hiçbir şey bilmiyordum. Evet, basın-yayın okuyordum ama pratik anlamda hiçbir şey bilmiyordum.”   ‘İlk haber yazma sürecinin tadı hâlâ benim dimağımdadır’   Kendisinin gazetede çalıştığı dönemde özgür basın geleneğinin yeni geliştiğini ve bu sebeple yeterli deneyimlerinin olmadığını belirten Dilek Öz, “Farklı deneyimleri olan arkadaşlar vardı. Farklı dergi ve gazetelerden gelen. Henüz ben o kültürün, sosyalist de olsa, tam olarak oturduğunu düşünmediğim zamanlardı. Mesela ben haber yazmayı bilmiyordum. Biraz da öğrenci olmaktan kaynaklı farklı haberler gelirdi, kulağımıza çalınırdı. Yani istihbarat ağımız biraz genişti, ondan da faydalanırdık. Ama haber yazamıyorsun. Fotoğraf çekiyorsun, gidiyorsun, bilgisine sahipsin ama bir de gelip akşam orada haberi yazacaksın. Kendi kendime ne kadar yapabiliyorsam o şekilde yaptım. İlk haber yazma sürecinin tadı hâlâ benim dimağımdadır. Unuttuğum bir husus değil bu. Ama bugünle kıyaslama açısından söylersem o zamanlar imkânlar çok kısıtlıydı. Daracık bir mekânda haber takibi yapmak, haber yazmak, fotoğraf çekmek ve sabaha doğru gidip matbaada gazeteyi basmak hepimizin göreviydi. Bunları hepimiz birlikte yapıyorduk. Ama şimdi devasa imkânlar var. Fakat bence gazetecilik yapan her arkadaşın o matbaa kokusunu soluması gerekir diye düşünüyorum. O mürekkep başka bir şey” sözlerini kullandı.   ‘Jinnews, gurur kaynağımız’   Gelişen teknoloji ile her şeyin dijitalleştiğine değinen Dilek Öz, “Yani bir düğmeye basıyorsunuz, karşınızda bir sürü şey. Ben bunun çok içine girmek istemiyorum. Ama genel anlamıyla sizlerin sahada büyük emekler harcadığınızın farkındayım. Kurumlarımız çok fazlalaşmış. Hatta ben gelirken de size sordum. İsim olarak da söyleyin çünkü biz içerideyken hiçbir gazete verilmiyor. Hiçbir kanaldan yararlanamıyoruz. Var olan dergi ve gazeteleri okuyamadık. Özellikle JinNews’i belirtmek isterim, gurur kaynağımız ve ben de bugün burada sizlerle bu sohbeti yapıyor olmaktan ötürü gerçekten çok gurur duyuyorum. Evet, farklılıklar çok. Gelirken bir arkadaşla konuşurken kaç yılında cezaevine girdiğimi sordu. Ben de böyle 1900 diye başladım cümleme. Kendisinin daha o zaman doğmadığını söyledi. Yani şu an karşımda, ben cezaevine girerken henüz hayata gözlerini açmamış, pırıl pırıl iki genç kadın görüyorum ve gurur duyuyorum. Basın benim için her zaman çok özeldir” diye kaydetti.   ‘Kürt mücadelesi, Kürdistan mücadelesi hiçbir şeye uymuyor’   Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın,“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”na dikkat çeken Dilek Öz, “Bizi heyecanlandıran bir çağrı oldu. Bizler de cezaevinden takip ettik. Size o günü nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Büyük bir heyecan içerisinde televizyonda çağrı metnini beklemek, sonrasında arkadaşların değerlendirmeleri, tümü hayatımızın dönüm noktalarından biriydi. Bu tür anlar cezaevinde gerçekten çok önemli. Siz her şeyi sıcağı sıcağına takip edip ulaşabilirken biz çok küçük parçaları birleştirmeye çalışıyoruz. Bu yüzden o anlar çok özeldi. Önderlik 27 Şubat çağrısını yaptı ama 2000 sonrası süreç zaten önderliğin olgunlaştırdığı bir süreçti. Yani söylenenler, geldiğimiz nokta hiçbir şekilde yeni değil. Hatta 93'lere kadar götürebileceğimiz bir süreç. İmkânlar, koşullar olmadığı için maalesef günümüze kadar taştı. Yoksa zihnen önderlik buna her zaman hazırdı ve bunun döşeme taşları da yapıldı. Tabii yine sürecin 2013 süreci gibi olma kaygısı oldu. Tedirginlik var, yüzde yüz güven yok. Bu durum biraz da karşılıklı. Dünya devrimler tarihine baktığımızda pek çok örneğini görebiliriz ama Kürt mücadelesi, Kürdistan mücadelesi hiçbir şeye de uymuyor. O kadar özgün, o kadar farklı ki bu biraz da önderliğin tarzıyla alakalı. Her zaman için böyle ufacık bir imkânı devasa bir şeye çeviren bir yaklaşım söz konusu” dedi.   ‘Çağrı sadece Kürtlerde değil, tüm Türkiye’yi heyecanlandırdı’   27 Şubat çağrısının sadece Kürt halkında değil, genel anlamda Türkiye’de ve toplumda da büyük heyecan yarattığını düşündüğünü ifade eden Dilek Öz, “Halklar arasında bir sıkıntı yok, bir sorun yok. Sorun gerçekten iktidarda, iktidar anlayışında, sistemde ve düzende. Elbette şimdi iktidar da kendi anlayışına göre bunu yontup biçmeye çalışıyor. Kararlılığımız var. Biz bunu biliyoruz. Yani kararlıyız. Önderlik bu noktada son derece kesin bir şekilde bunu ortaya koydu. Biz kendi kararlarımıza göre kendi mücadelemizi sürdürüyoruz. Aslında bir bitiş midir? Değil. Çok güçlü yeni bir başlangıç. Bu noktada ben sadece karşı tarafın adımlar atması üzerinden de bakmıyorum olaya. Zihni anlamda kendimizi de buna hazırlamamız gerekiyor. Sadece sözsel olarak değil. Zihnen biz bunlara ne kadar hazırız? Bu kadar uzun zamandır tartıştığımız, okuduğumuz, konuştuğumuz hususlarda hâlâ bazı konularda şaşkınlık yaşıyorsak bu bizimle alakalı bir şey. Demek ki biz kendimizi buna yeterince hazırlamamışız. Sosyal anlamda bir hazırlık da yetmiyor. Pratikte neler yapabiliriz diye düşünmeliyiz. Pratik yetersizliğimiz var. Hızla bizim bu sürece adapte olmamız, önderliğin deyişiyle demokratik entegrasyonun kendi cephemizden de sağlanması gerekiyor. Devlet adımını atar ya da atmaz. Atmazsa kendisi kaybedecek. Bu yüzyılın çok önemli bir fırsatı. Ortadoğu’daki konjonktürel süreci hepimiz takip ediyoruz, gözlüyoruz, gözlemliyoruz. Eğer içeride Kürt halkı ile bir buluşma, bir ortaklaşma, genel anlamıyla demokratik bir cumhuriyet entegrasyonu sağlanmazsa bundan en büyük kaybı maalesef Türkiye yaşayacak. Buradan naçizane en azından bunları görüyorum ve dile getirmek istiyorum. Ben bir kez daha ifade edeyim; heyecanla, sabırla bu sürecin parçası olmak gurur verici. Bu noktada yapılacak çok şey var. Hepimize düşen görevler var. Bu vesileyle ben Amed’den yükseklere, adaya ve tüm arkadaşlara selam ve sevgilerimi iletiyorum” ifadelerine yer verdi.