Devletin sınırı, halkın iradesi: Avrupa’da yerel özerklik nasıl işliyor? 2026-01-26 09:03:15   Dilan Babat   HABER MERKEZİ- Avrupa’da yerel özerklik, “devletin bölünmesi” değil, demokrasinin derinleştirilmesi olarak ele alınıyor. İsviçre’den İskandinav ülkelerine, Almanya’dan İspanya’ya kadar birçok ülkede yerel yönetimler halk iradesine dayalı güçlü yetkilerle çalışıyor.    Avrupa’da yerel özerklik, “devletin bölünmesi” olarak değil, demokrasinin derinleştirilmesi ve toplumsal katılımın güçlendirilmesi olarak ele alınıyor. İsviçre’den İskandinav ülkelerine, Almanya’dan İspanya’ya kadar birçok ülkede yerel yönetimler, merkezi iktidarın uzantısı olmaktan çıkarılarak halk iradesine dayalı güçlü yetkilerle çalışıyor. Bu modeller, demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığını, gündelik yaşamın tüm alanlarında söz ve karar hakkı anlamına geldiğini ortaya koyuyor.   Avrupa’da yerel özerklik tartışmaları çoğu zaman “yetki devri” başlığı altında yürütülse de uygulamalar bunun çok ötesine geçiyor. Yerel yönetimler birçok ülkede kendi karar mekanizmalarına, bütçesine ve siyasal iradesine sahip yapılar olarak tanımlanıyor. Bu anlayışın temel dayanaklarından biri, 1985’te kabul edilen Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı. Şart, yerel yönetimlerin yetkilerini merkezi devletten değil, doğrudan halktan aldığı ilkesine dayanıyor. Ancak bu ilkenin pratikte nasıl hayata geçirildiği, ülkelerin siyasal ve toplumsal yapısına göre farklılık gösteriyor.   İsviçre: Yerel irade devletin kurucu gücü   İsviçre’de yerel özerklik bir yönetim tercihi değil, devletin kuruluş mantığı olarak kabul ediliyor. 26 kantondan oluşan ülkede her kantonun kendi anayasası bulunuyor. Belediyeler vergi toplama, eğitim politikaları, altyapı ve sosyal hizmetler konusunda geniş yetkilere sahip. Yerel halk, referandumlar yoluyla doğrudan karar alma süreçlerine katılıyor. Kadınlar dahil tüm yurttaşlar, yerel politikanın asli öznesi olarak görülüyor. Merkezi devletin müdahalesi ise istisnai ve sınırlı tutuluyor.   Bu yapı, Kürt Halk Önderi’nin devletin merkezileştikçe toplumu siyasetsizleştirdiğine dair tespitleriyle örtüşüyor. Abdullah Öcalan, merkezi ulus-devlet yapısının halkın kendi kendini yönetme kapasitesini zayıflattığını, demokratik siyasetin ise yerelden yükseldiğini vurguluyor.   Almanya: Otoriterliğe karşı yerel demokrasi   Almanya’da federal yapı, tarihsel olarak merkeziyetçi ve otoriter rejimlerin yeniden üretilmesini engellemek amacıyla inşa edildi. Eyaletler eğitim, polis, kültür ve yerel yönetim politikalarında belirleyici konumda bulunuyor. Belediyeler “yerel kamu yararı” ilkesi doğrultusunda kendi bütçelerini hazırlayabiliyor, sosyal hizmetleri planlayabiliyor. Yerel yönetimlerin yetkileri anayasal güvence altında olduğu için merkezi hükümetin keyfi müdahalesi mümkün değil.   Abdullah Öcalan’a göre bu tür modeller, iktidarın tek elde toplanmasını engelleyerek toplumun kendini örgütleme kapasitesini artırıyor. Demokratik özerklik, bu anlamda yalnızca idari bir düzenleme değil, iktidarın topluma dağıtılması olarak ele alınıyor.   İspanya: Özerklik, tanınan ama bastırılan   İspanya’da yerel özerklik modeli asimetrik bir yapı sunuyor. 17 özerk topluluktan bazıları, özellikle Bask ve Katalonya, daha geniş yetkilere sahip. Bu bölgelerde kendi parlamentoları, resmi dilleri ve mali özerklik mekanizmaları bulunuyor. Ancak merkezi hükümet ile yerel yönetimler arasındaki gerilim süreklilik gösteriyor. Siyasal kriz dönemlerinde özerk yetkilerin askıya alınabilmesi, demokrasinin kırılganlığını gözler önüne seriyor.   Bu durum, Abdullah Öcalan’ın ulus-devletin farklı kimlikleri ve yerel iradeleri tehdit olarak görme eğilimine dair eleştirilerini hatırlatıyor. Abdullah Öcalan’a göre demokratik bir toplumda özerklik, bastırılması gereken değil; birlikte yaşamı güçlendiren bir mekanizmadır.   Fransa: Üniter devletin sınırları   Fransa, uzun yıllar merkeziyetçiliğin en katı örneklerinden biri olarak öne çıktı. Son yıllarda bölgeler ve belediyeler üzerinden yetki devri yapılsa da mali kaynakların büyük bölümü merkezi devletin kontrolünde kalmaya devam ediyor. Yerel meclisler seçimle belirleniyor ancak karar alma süreçlerinde Paris’in belirleyici etkisi sürüyor.   Bu tablo, Abdullah Öcalan’ın “demokrasi, devletin sınırları içinde değil; toplumun örgütlü varlığıyla mümkündür” tespitini doğruluyor. Yerelleşme, merkezi iktidarın denetimi altında kaldığında demokratikleşme sınırlı kalıyor.   İtalya: Özerkliğin kırılgan hali   İtalya’da bazı bölgeler özel statüye sahip olsa da genel olarak yerel yönetimler merkezi hükümete mali açıdan bağımlı durumda. Ekonomik krizler ve siyasi istikrarsızlık dönemlerinde merkezi devlet, yerel yetkileri daraltma yoluna gidiyor. Bu durum, anayasal güvenceye rağmen yerel özerkliğin pratikte sürekli tartışmalı hale gelmesine neden oluyor.   Kürt Halk Önderi, bu tür örneklerin özerkliğin anayasal tanınmasının tek başına yeterli olmadığını, toplumsal sahiplenme olmadan kalıcılaşamayacağını vurguluyor.   İskandinav ülkeleri: Kadın özgürlüğüyle bütünleşen özerklik   İsveç, Danimarka ve Norveç’te yerel özerklik, sosyal devlet ve toplumsal cinsiyet eşitliğiyle birlikte ele alınıyor. Belediyeler sağlık, eğitim, yaşlı bakımı ve sosyal hizmetlerden sorumlu. Yüksek vergi toplama yetkisi yerel yönetimlerde bulunuyor. Kadınların yerel meclislerdeki temsili yüksek, karar alma süreçleri şeffaf ve katılımcı.   Bu model, Abdullah Öcalan’ın kadın özgürlüğünü demokratik toplumun temel ölçütü olarak ele alan yaklaşımıyla doğrudan örtüşüyor. Abdullah Öcalan’a göre kadınların özgür olmadığı bir toplumda demokrasi mümkün değil; yerel özerklik ise kadınların kamusal alanda güçlenmesinin temel araçlarından biri.   Birleşik Krallık: Koşullu özerklik   İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’da yerel parlamentolar bulunsa da bu yapı anayasal güvenceye değil, siyasal uzlaşmalara dayanıyor. Merkezi hükümetin yetkileri daraltma ya da genişletme gücünü elinde tutması, özerkliği kalıcı bir hak olmaktan çıkarıyor.   Bu durum, Abdullah Öcalan’ın demokratik özerkliğin bir “lütuf” değil, halkın doğal hakkı olması gerektiğine dair vurgusunu güçlendiriyor.   Avrupa deneyimi ne gösteriyor?   Avrupa’daki uygulamalar, yerel özerkliğin devletleri zayıflatmadığını; aksine toplumsal gerilimleri azalttığını, katılımı artırdığını ve demokrasiyi güçlendirdiğini ortaya koyuyor. Yerel özerklik, halkın kendi yaşamına dair söz ve karar sahibi olması anlamına geliyor. Kadınların, farklı kimliklerin ve yerel toplulukların görünür olduğu bu modellerde demokrasi, sandıkla sınırlı kalmıyor.   Abdullah Öcalan’ın demokratik özerklik yaklaşımı da bu deneyimlerle örtüşerek, devlet merkezli değil toplum merkezli bir demokrasi anlayışını işaret ediyor. Özerklik, bölünmenin değil; birlikte, eşit ve özgür yaşamın zemini olarak ele alınıyor.