Sessizliğin pratiği 2026-01-17 09:03:33   “Sessizlik tarafsızlık değildir; İran ve Rojava karşısında susmak, tarihsel bir konum alış ve failin safında durmaktır.”   Ebru Güden    İran’da idamlar, Rojava’da sivil yerleşimlere dönük saldırılar sürerken dünya kamuoyunun ve sol-sosyalist hareketlerin suskunluğu, Paulo Freire’nin lafazanlık, kör aktivizm, praksis ayrımını yeniden hatırlatıyor. Bugün sessizlik, tarafsızlık değil; tarihsel bir konum alıştır.   Sessizlik bir tutumdur   İran’da kadınların ve gençlerin üzerine çöken devlet terörü ile Rojava’da Kürt halkına dönük sistematik saldırılar, diplomatik “endişe” cümleleriyle geçiştiriliyor. Bu dil, mezarlıkların soğukluğunu taşıyor. Daha yakıcı olan ise kendisini “ezilenlerden yana” tanımlayan sol çevrelerin de aynı suskunluğa eklemlenmesidir.   Sessizlik tesadüf değil; siyasal bir tercihtir. Güç dengeleri, enerji hatları ve bölgesel pazarlıklar bu suskunluğu üretirken, solun bir kısmı da bunu daha sofistike kavramlarla meşrulaştırmaktadır.   Lafazanlığın konforu   Freire’nin uyardığı gibi, eylemle buluşmayan söz lafazanlıktır. İran ve Rojava bugün birçok sol çevrede konferans metinlerinin güvenli paragraflarına sıkışmıştır. Soyut analizler vardır; bombalanan okulun, idam edilen gencin adı yoktur.   Lafazanlık bedel istemez. Bu yüzden konforludur. Ama bu konfor, ezilenler açısından ölümcül bir sessizliğe karşılık gelir.   Seçici öfke ve kör aktivizm   Bazı katliamlar sokakları doldurur, bazıları ise “karmaşıklık” gerekçesiyle görünmez kılınır. İran’da devlet şiddeti “denge”, Rojava’daki saldırılar “jeopolitik” bahanesiyle tali sayılır. Bu seçici öfke, politik bir körlüktür.   Freire’nin eleştirdiği kör aktivizm tam da budur: bilinçten kopmuş, süreksiz ve tepkisel bir hareketlilik. Ezilenleri özgürleştirmez; statükoyu yeniden üretir.   Rojava: Hedef alınan praksis   Rojava yalnızca askeri bir alan değil; kadın özgürlüğü, yerel demokrasi ve halkların eşitliği iddiasıyla kurulan bir toplumsal praksistir. Bombalar bu yüzden yağmaktadır: alternatif bir yaşam ihtimali hedef alınmaktadır.   Bu saldırılar karşısında susmak, bu pratiğin karşısında saf tutmaktır.   İran: Kadınların yalnız isyanı   “Jin, Jiyan, Azadî” ile yükselen isyan, patriyarka ve devlet şiddetine karşı kolektif bir başkaldırıdır. Ancak bu isyan da kısa sürede uluslararası solun gündeminden düşmüştür. Birkaç açıklama, ardından derin bir sessizlik.   Bu yalnızlık, idam sehpalarında ağırlaşmaktadır.   Praksis nerede?   Praksis, söz ile eylemin buluştuğu yerdir. Eğer sol-sosyalist hareketler İran ve Rojava için sürekli bilgi ağları kurmuyor, failleri ve suç ortaklarını teşhir etmiyor, somut dayanışma mekanizmaları üretmiyorsa; ortada özgürleştirici bir siyaset yoktur.   Bu bir kapasite meselesi değil, bir irade meselesidir.   Sonuç: Tarih sessizliği yazar   Sessizlik tarafsızlık değildir. Failin elini güçlendirir. Bugün İran’da ve Rojava’da yaşananlar yarın “dünya izledi” cümlesiyle anılacaktır. Solun bu cümlede nerede duracağı, bugünkü tutumuyla belirlenmektedir.   Freire’nin dediği gibi, dünya değiştirilebilir. Ama bu, sözün eylemle; bilincin cesaretle buluştuğu praksis sayesinde mümkündür.