Hakikat ve Adalet Komisyonları 2026-07-10 09:04:24   "Kadınların barışa, demokrasiye ve özgürlüğe ulaşma mücadelesi; daimî, toplumsal ve politik bir mücadeledir. Bu mücadelenin başarıya ulaşması için her zaman kadınların özerk örgütlenmesi ve kadınların dayanışmacı bir duruşu gereklidir"   Jineolojî Akademisi   "Kadınları ve toplumun tüm kesimlerini içeren hakikat ve adalet arayışı süreçleri olmadan ve çatışma ile savaşın nedenleri çözülmeden, demokratik ve barış içinde bir ortak yaşam ileriye sürülemez. Bu şekilde adaletsizlik ve eşitsizlikler devam eder ve bu, yeni savaş ve çatışmaların kaynağı haline gelir. Barış inşasının en önemli ve dönüştürücü yöntemlerinden biri, kolektif hakikat ve adalet arayışıdır. Hakikatin açığa çıkarılması, savaş suçları ve failleriyle yüzleşme, yas tutma ve hesap sorulması, toplumsal hafızanın inşası, toplumsal vicdanın yenilenmesi ve kalıcı, geri dönüşsüz bir barışa ulaşılması için gereklidir. Bu çerçevede, alternatif tarihsel araştırmalar ve toplumsal politik ve ahlaki alanlar için hakikat ve adalet komisyonlarının kurulması faaliyet alanlarıdır.   Birleşmiş Milletler verilerine göre, 2015 yılına kadar dünya genelinde çatışma bölgelerinde toplam 34 hakikat komisyonu kurulmuştur. Ancak özellikle savaş döneminde kadınların gerçekliği ve cinsiyete dayalı şiddetin sistematik düzeyi hala çok az açığa çıkmaktadır. Nepal, Sri Lanka ve birçok ülkede olduğu gibi, Hakikat Komisyonu'nun ve insan hakları ihlallerini araştırmakla görevlendirilen komisyonların tüm üyeleri hükümet tarafından atanmıştır. Bu şekilde hakikate ulaşma ve kadınların katılımı fırsatları engellenmiştir. Kolombiya'da kadınların mücadelesi sonucu kurulan ulusal hakikat komisyonunda 5 kadın ve 5 erkeğin yer almasına rağmen, kadınlar umdukları sonuçlara ulaşamadılar. Kadınların davaları yeterli düzeyde takip edilmedi ve değerlendirilmedi. Sadece eğitim kampanyalarından sonra acılarını anlatmaya başladılar ve kaçırılma, işkence ve cinsel şiddet dahil tüm şiddet biçimlerini adlandırdılar. Ancak Kolombiya'daki kadın aktivistleri, FARC içindeki bireysel cinsiyete dayalı şiddet olaylarının, resmi ve medya anlatılarında devletin sistematik cinsiyete dayalı şiddet suçlarıyla eşitlendiğini açıklıyorlar.   Güney Afrika'da 1995 yılında kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu; soruşturma, hukuki ve af yetkilerini içermektedir. Bu yöntem, diğer ülkelerdeki komisyonlar için de bir model haline geldi. 46 yıllık apartheid ve yüzyıllarca süren vahşi sömürgecilik sonrası, gerçekle yüzleşmek oldukça zordu. Bu süreçte uzlaşma ve dönüştürücü adalet kavramları geliştirildi. Kadınlar da bu sürece aktif bir şekilde katıldı. Güney Afrika Kadın Hareketi, çözüm sürecini yakından takip etti ve komisyonun eksikliklerini gidermeye çalıştı. Siyah kadınlar derin tarihi ve politik bilgiye sahipti. Aynı zamanda ağır işkence ve travmalardan geçmişlerdi. Ancak erkeklerden oluşan hakikat komisyonuna kadınların başvuruları azdı. Bu nedenle kadın aktivistler, komisyondaki erkek egemenliğine ve kadınların erkekler tarafından dinlenmesinin kabul edilemezliğine dikkat çekti. Mücadele sonucunda, kadınların davaları ve cinsiyete dayalı şiddet suçları için kadınların özerk komisyonları kuruldu. Bu şekilde kadın katılım düzeyi %56'ya ulaştı. Ancak çoğu kadın tazminat sürecinin dışında kaldı. Çünkü tazminat, sadece apartheid sisteminin ırkçılık ve işkence mağdurlarına ödendi. Cinsiyete dayalı şiddet ve sömürü mağdurları tazminat alamadı. Bugün bile Güney Afrika'daki kadınların adalet mücadelesi ve tecavüz kültürüne ve kadın katliamlarına karşı mücadelesi devam ediyor.   34 ülkedeki deneyimler, çoğu ülkede kadınların komisyonlara etkin olarak katılmadığını veya sadece kadın hareketlerinin mücadelesi yoluyla katılımlarını sağlayabildiklerini göstermektedir. Kadınlar resmi komisyonlarda yer aldıklarında bile komisyon yaklaşımları; rehabilitasyon, psikolojik ve hukuki destek yöntemleri ile sınırlı kalmıştır. Kadınlara karşı işlenen suçların kovuşturulması için yeterli adalet mekanizmaları kurulmamıştır. Ayrıca kadınlar, cinsiyete dayalı şiddeti önlemeye yönelik politikaların belirlenmesinde yetersiz kalmıştır. Bu nedenle Nepal, Kolombiya ve Filipinler gibi ülkelerde kadın hareketleri ve örgütleri toplumsal adalet çalışmaları yürütmüştür. Tüm bölgelerde “Kadın Barış Masaları” adı altında toplantılar düzenlediler. Bu şekilde binlerce kadın deneyimlerini paylaşabildi ve adalet ve barışa ulaşmak için bakış açılarını birlikte tartışabildi. Binlerce kadının ifadelerinin güvenli ve güvenilir bir şekilde belgelenmesi, kadın mücadelesinin tarihsel gerçekliğinin değerlendirilmesi ve yazılması için önemli veriler olmaktadır. Aynı zamanda kadınlar bu yöntemle toplumsal örgütlenmelerini güçlendirebilir ve politikalarını belirleyebilirler.   Sürekli Bir Toplumsal Mücadele Zorunluluğu   Kadınların barışa, demokrasiye ve özgürlüğe ulaşma mücadelesi; daimî, toplumsal ve politik bir mücadeledir. Bu mücadelenin başarıya ulaşması için her zaman kadınların özerk örgütlenmesi ve kadınların dayanışmacı bir duruşu gereklidir.   Genellikle devlet güçleriyle savaş alanında olduğu gibi diplomasi alanında da çözüm ve barışa ulaşmak için kadın mücadelesi üç aşamada ortaya çıkar:   1- Müzakere süreçlerine erişim ve kadınların kolektif deneyiminin tartışma süreçlerinde, tüm komisyon ve karar mekanizmalarında temsilinin toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde sağlanması için mücadele.   2- Barış anlaşmalarında, kararlarda ve yasalarda özgürlük hareketlerinin ve kadın hareketlerinin taleplerinin hayata geçirilmesi için mücadele.   3- İmzalanan barış anlaşmalarındaki içerik ve kriterlerin uygulanması, bağlantılı kurum ve yasaların hayata geçirilmesi için mücadele.   Şüphesiz tüm aşamalarda toplumsal örgütlenme, kadın hareketlerinin ideolojik, politik ve eylemsel gücü belirleyicidir. Kadınlar, çoğunlukla ezilen ve egemen uluslardan ve dinlerden kadınların katılımıyla gerçekleşen adalet ve barış eylemleriyle barış süreçlerinin hazırlanmasında bir zincir halinde öne çıktılar. Kuzey İrlanda'daki Katolik ve Protestan kadınların ortak inisiyatifleri, 1988'de İsrail'in işgal savaşına karşı siyah kadınlar inisiyatif ve ağlarının kurulması, 1991'de Yugoslavya'nın tüm bileşenlerinden kadınların savaş ve ırkçılığa karşı eylemleri, Çeçenistan savaşına karşı Rus annelerin eylemleri, Türkiye ve Kürdistan'daki Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri bu örneklerden sadece birkaçıdır. Kadınların acılarını paylaşması ve savaşta toplumun tüm kesimlerinin paha biçilmez kayıplar verdiği anlayışıyla ırkçı, milliyetçi ve dinci savaş propagandaları boşa çıkarıldı. Diyalog ve müzakere süreçlerinin başlatılması, toplumsal hareket ve eylemlere umut ve enerji verdi. Dolayısıyla bu süreçlerde kadınların politik, toplumsal ve kültürel aktivizmi de güçlendi. Kadınlar, barış ve özgür bir gelecek için seslerini ve renklerini yükseltmek istediler.   Farklı ülkelerdeki deneyimler, kadınların birinci ve ikinci aşamalarda kendi deneyimlerini tanımlama konusunda ne kadar zorluk çekmiş olsalar da en büyük zorlukların üçüncü aşamada ortaya çıktığını göstermektedir. Çünkü bu süreçte devlet güçleri ve kapitalist modernite, toplumları çökertmek ve dağıtmak için özel savaşın yeni politikalarını yürürlüğe koymuştur. Örneğin, Abya Yala ülkelerinde uyuşturucu mafyalarının şiddeti, fuhuş çeteleri, kadın ve çocuk ticareti en üst düzeye ulaştı. Daha önce gerilla güçlerinin koruması altında olan bölgelerdeki toprak ve doğa, bugün uluslararası şirketler tarafından tahrip ve talan ediliyor. Ayrıca, erkek-devlet güçleri arasındaki çatışmalar azaldığında bile, kadınlar üzerindeki baskı çoğu zaman artar.    Özellikle Üçüncü Dünya Savaşı gerçeğinde, uluslararası hukukun, BM kurumlarının ve barış ve adalete ulaşmak için geleneksel yöntemlerin iflas ettiği açıktır. Devletler ve hegemonik sermaye güçleri, toplumlara karşı kitlesel savaş ve katliamlar yürütüyorlar. Görüşmeler ve barış anlaşmaları da rakipleri alt etmek amacıyla bir savaş yöntemi olarak kullanılıyor. Şok doktrini politikası yürürlüktedir. Trump, Putin ve Netanyahu gibi diktatörler, sözlerini ve eylemlerini kendi çıkarlarına göre günlük olarak değiştiriyor, uluslararası anlaşmaları ihlal ediyor, halklara karşı savaş ve katliamları norm haline getiriyorlar.   Cenevre'deki Inclusive Peace adlı kurumun başkanı ve barış araştırmacısı Thania Paffenholz, barışın doğrusal paradigmasının ve uluslararası güvenlik sisteminin çöktüğüne dikkat çekiyor. Bu nedenle, kadınların kırık bir sistem içine entegre edilmesi tek başına bir fayda sağlamaz. Bunun ötesinde, kadınların toplumun demokratik sisteminin ve zihniyetinin inşasında öncü ve örgütlü güç haline gelebilmesi gerekmektedir.   Abdullah Öcalan da Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı'nın gerçekleşmesi için yürüttüğü perspektif ve çalışmalarında bu gerçeğin altını çiziyor. Dünya kadınlarının ve halklarının deneyimleri de devlet güçlerinin barışın kurucu ve garantörü olarak güvenilemeyeceğini gösteriyor. Barış başarısı ve kadın ve toplum sorunlarının çözümü, ancak kadın hareketinin öncülüğünde demokratik toplum tarafından gerçekleştirilebilir. Böylece demokratik toplumu hem yöntem ve kurucu hem de amaç ve varış noktası olarak barış süreçlerinde tanımlayabiliriz."   Not: Yazının devamı “Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi Deneyimi” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.    Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Kadın ve Barış” dosya konulu 37. sayısından kısaltılarak alınmıştır.